D
E Ğ E R
Değer,
tartışmasız sürekli saygınlıktır.
İlkin
değerin bir başına ne olduğunu düşünelim: Birşeyin
önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü; bir şeyin
değdiği karşılık; yüksek ve yararlı nitelik; bireyin
isteyen, gereksinim duyan bir varlık olarak nesne
ile bağlantısında beliren şey. Bir başka açıdan değer;
olumlu ve güçlü düşünebilen, yapabildiği analizleri
algılayabilme gücüne sahip bireyin iç dinamiklerinin
yargısal ürünüdür. Bu yapısal niteliklere sahip olmayan
bireyin “değer” kavramını düşünmesi ve algılaması
olanaksızdır. Ancak düşünmek ve algılamak, anlamanın
ve bilmenin başlangıç aşamasıdır. “Değer” kavramının
düşünsel analizler sonucunda anlaşılması ve tanınması,
en çok gereksinim duyulan bir eksikliktir.
Değer;
nesne ve olayların, insanca önemini belirleyen niteliğidir.
Ruhbilimsel anlamda nesne ve olguların bireysel ve
öznel önem taşıyan niteliğini dile getirir. Ruhbilimsel
değerler, ekonomik değerle bağlantı kurabilecek yapıda
değerler olduklarından, biribirleriyle karıştırılmamaları
gereği çok önemlidir. Toplumbilimsel anlamda ise,
nesne ve olayların toplumca önem taşıyan niteliğini
dile getirir. Bu anlam, genellikle törebilimsel değerlerle
bağlantılıdır. Değer; mantık dilinde “doğru”yu dile
getirir. Mantıkça “doğru” olan değerlidir. Estetik
dilinde “güzel”i dile getirir. Estetikçe güzel olan
değerlidir. Sanatsal değer’lerin tümü bu tanımın kapsamı
içindedir. (102)
Değer’in
sınırlarını ya da sınırlamalarını düşünelim şimdi
de! Değer’in değişkenliğinin bilinciyle nerede başladığını,
nereye kadar sürebileceğini bilebilmek bir yüceliktir.
Değer’in bir başına bile ne olduğuna yorum getiremeyen
bunca insanlar arasında değerin sınırlarını bilebilmek!
İnsanın duygu dünyasında pozitif ve negatif değerler
arasındaki mesafe(!) tartışmalı bir düzlemdir. Çünkü
değişken bir temel niteliğe sahiptir. Bu tartışmalı
değişken düzlem, bireysel algı ve istenç farklılıklarının
da kökenini oluşturur. Kimi zaman, birinin, kendi
öznel yarar ve yargılarına göre “iyi” dediği, bir
diğeri tarafından “kötü” gibi değerlendirilebilmektedir.
Aslında çoğu böylesi durumlarda olumluluk ya da olumsuzluk
mesafesi çok da uzak değildir biribirlerine, ama “bilinçli
iletişim” eksikliğinden “çok farklı” gibi durur düşünceler!
Örneğin, “1000” sayısının ölçüt alındığı bir konuda,
çoğu zaman tartışılanlar “100” aralık dilimindedir:
birinin “710” olarak gördüğünü, diğeri “805” olarak
algılar ve genellemede biribirlerine yakın olan bu
iki değerlendirme, bilinçli iletişimin yokluğu ya
da eksikliği ve belki daha da önemlisi, çoğu kez karşılaşılan,
bireylerin içsel değer yargılarındaki sorunlar yüzünden
“değerler çatışması” olarak değerlendirilmektedirler.
Sınırlar,
çoğu zaman koşulların benzeşmesinden dolayı kendiliğinden
belirginleşebilse de, kimi zaman da, alanında tanınmış
ve hatta bazen otorite bile olduğunu savlayan isimler,
değer’e basit düşünceler ve ideallerle sınırlar koyabilmekte,
kendilerinde bu gücü(!) bulabilmektedirler. Oysa değer,
bireyselliklerden, tüm zaman ve koşullardan çok ötelerde
yüce bir kavramdır. Bu türden çabalar komik ve basit
bir eylem olarak kalmaktadırlar. Kimi zaman da, bazı
kurumlar, kural ya da yasa koyar gibi, değer’lere
sınırlar koyabilmektedirler. İster bireyler, ister
kurumlar tarafından her ne şekilde olursa olsun, hangi
amaçla olursa olsun, değerlere sınırlar koymak, ne
adına olursa olsun yanlıştır. Çünkü değer’in bir tek
sınırlaması olabilir ki bu da, evrensel temel değerlerin,
insancıl yüce değerlerin koyduğu sınırlamalardır.
“Değer
yargısı” hep kullanılır ama önemi yeterince düşünülmez.
Çok önemli ve değerli iki sözcük: değer ve yargı...
Her biri kendi içinde büyük ve yüce anlamlar içeren
iki sözcüğü birlikte ele alınca daha da bir önem kazanıyor!
Değerin yargısı, yargılaması; yargının değeri ya da
değerlendirmesi... Değer’in yargısını yapabilme becerisinin
her insanda bulunabilmesi beklenmez, düşünülmez. Ancak
evrensel temel değerler ile insancıl yüce değerlerin,
değer yargılarını belirleyebilme gücü vardır, bu da
bireylerüstüdür. Değer’i yargılamanın zorluğu yanında,
açmazları ve çıkmazları da vardır. Böylesine duyarlı
bir konu gündeme getirilirken yeterince düşünmeyi
gerektirir. Değerlere getirilen yargılamalar üzerinde
yüzyıllar boyunca tartışılagelmesine rağmen, hiçbir
net olumlu sonuca varılamamıştır.
“Değer”
söz konusu olduğunda, işe mutlaka öznenin, kişiliğin
karışması gerekir; öte yandan değer, öznenin ya da
zihnin teorik bir tavır ya da yöneliminden çok, pratik
bir tavır ya da yönelimin ifadesidir. Değer, öznenin
ilgili nesnenin kendi bireysel amacı ve eylemleriyle
olan ilişkisini ifade etmek üzere, ona, diğer niteliklerine
ek olarak, sonradan eklediği bir niteliktir. Değer,
bu süreçten sonra, kendi başına ve nesnel bir biçimde
“değerli bir şey” olarak görülmek suretiyle, nesnelleştirilir
ve nesneye yansıtılır. Bir şeyin arzu edilen sonuçları
üretmek bakımından sahip olduğu değer’e, istenen bir
sonuca ulaşmada araç işlevi gören bir şeyin sergilediği
değer’e, araçsal ya da “pragmatik değer” adı verilirken;
bir şeyin tümüyle kendisinden dolayı sahip olduğu,
kendi içinde ve kendi başına sergilediği değer’e ise
“gerçek değer” denir. (100)
Değerler hep değişken olarak varsayılmışlardır. Ancak
değişken olmayan, sabit, herkes ve herzaman için bir
tek değer olmalı, olabilmeli. Eğer tüm değerler, hep
duruma ve koşullara göre değişken ya da değişebilir
ya da değiştirilebilir olurlarsa, nasıl olur da, değişken
bir “değer”e saygı duyulur, duyulabilir? Her zaman
değişebilir nitelikli bir değer ne denli saygın olabilir,
saygın olmayan bir “şey” , “değer” olabilir; değer
olarak alınabilir mi? “Değer” üzerine yazılanlar,
söylenenler ve savlananlar hep değer’in değişkenliğini
esas almışlardır. “Değer”in değişkenliğinin esas alındığı
düşünüldüğünde, değer olarak kabullenilmiş bir “şey”in,
yarın bir gün değer olmaktan çıkabileceği varsayımı,
o “şey”in “değer” olmasını ciddi derecede zora sokacaktır.
Gerçek
değer değişmemeli, değişken olmamalıdır. Eğer bugün
“doğruluk” bir “değer” ise, bir gün bu doğruluğun
değer olmaktan çıkabileceğini düşünmek çok acı olacaktır.
“Doğruluk” gibi evrensel temel değer’ler konu olarak
alındığında; bir değer olarak kabul edildiğinde, bu
evrensel temel değerlerin değişkenliğinden ne denli
söz edilebilinir ussal açıdan? İlk düşünen, düşünebilen
insandan günümüze değin kabul edilegelen “evrensel
temel değer”lerin değişebileceğini, bugün önemli bir
saygınlığa sahip “doğruluk” kavramının bir gün saygınlığını
yitirebileceğini ve tüm insanların “doğruluk”tan kaçınmaları
gerekebileceğini savlamak ne denli ussal olacaktır
ve bu sav, diğer insanlar tarafından ne denli ciddiye
alınabilecektir?
Eğer
tüm varoluşu sorgulamak felsefe ise, sorgulanabilir
olan şeylerin kimlik ve yapısal biçimlilikleri üzerinde
önemle durmak gerektir. Çünkü her değer, bir gün “değersizleşme”
sürecine girebilir diye düşünürsek, sorgulanan ya
da irdelenen şeylerin yapısal bozukluklarını – her
şey için ama – önceden, peşin hükümlülükle, önyargıyla
kabul ediyor olmamız gerekir. Değer, insan yaşamına
göre ölçülendirilerek biçimlendirilip karar verilemez.
Bireyler ötesi, bireyler üstü, yaşamlar üstü bir olgu,
bir ölçü olmak zorundadır; yoksa değer olmazdı!..
Neyin değer olduğunu, olabileceğini; neyin ya da nelerin
değer olmadığını ya da olamayacağını kesin sınırlarla
saptamak zorundayız. Bir insan için, sözgelimi, beslenme
önemlidir. Ama, “bu bir değer midir?” diye düşündüğümüz
zaman, yanıt bulmakta zorlanırız. Çünkü “önemli” olan
her şeyi, her zaman bir değer olarak görmemiz; bir
değer olarak almamız olası değildir; çoğunlukla da
“değer” ile “önem” kavramları yetersiz analiz nedeniyle
hep biribirleriyle karıştırılmışlardır. Beslenme,
bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için en üst derecede
önem taşır. Bu durumda beslenme, kimilerine göre bir
“değer” olarak alınır! Ama, değer kavramının içerdiği
yücelik niteliğini, günlük - sıradan konu ve kavramlarda
– objelerde arayarak sonuca ulaşılması zordur. Gereksinim
duyulana bir gün gereksinmeniz azaldığında, örneğin
“tok” iken bir yiyeceği “değer” olarak görmeyebilirsiniz!
Çünkü açlık ve tokluk duyumları zamana ve duruma göre
değişkendir. Değişken nitelikli konuların durum belirlemesinin
“değer” sınırları içinde algılanması yanlış olacaktır.
Çünkü, önceden de bellidir ve bilinir ki, duruma ve
koşullara göre değişebilir olan yorumlarımız bizi
gerçek değer’lere götürmezler.
Nietszche’nin
“değerlerin yeni baştan değerlendirilmesi” savlaması,
değer’in düşünsel boyutu tartışmalarında yeni bir
sayfa açmıştır. Buna göre : İnsan düşüncesinin her
durumda yorumsal bir doğası bulunduğunu vurgulayan
Nietszche, kendisinden sonraki felsefecilere, insan
yaşamına ilişkin yürürlükteki tüm yorumları düşünsel
bir sorumlulukla yeniden değerlendirme çağrısında
bulunmuştur. “Değerlerin yeni baştan değerlendirilmesi”
düşüncesine eşlik eden temel farkındalık, dolaşımdaki
tüm değerler ile değerlemelerin usa, aşkın metafizik
bir kaynağa, metafizik bir dayanağa gönderimi olamayacağı
yönündedir. Nietszche bu kapsamda, dinler ve töreler
yoluyla edinilmiş, gelenekler ve görenekler aracılığıyla
yerleşiklik kazanmış değerlerin nasıl değerlendirileceğine,
insanların yaşadıkları değerlerle nasıl yüzleşeceklerine,
değer ile değerlendirmenin doğasına, başvurulacak
ölçütlerin değergelerine ilişkin olarak sorunlara
dikkat çekmiş ve geçerli tüm değer’lerin yeniden değerlendirilmeye
gereksinimleri olduğunu ileri sürmüştür. (103)
Şimdi
de bireylerarası ilişkilerdeki değer üzerinde duralım.
Yaşadığımız çevrede pek çok insanla çeşitli ilişkiler
içinde bulunuruz. Ve bunların kimileri bizim için
değerli olurken, kimileri de sıradan olurlar. Ve hatta
kimileri için “değersiz” bile diyebiliriz. Kim, niçin
değerli; kim, niçin sıradan; kim, niçin değersiz?
Bireyleri değerlendirirkenki değişkenliğimiz, değer’in
değişkenliğinden değil; bireyin kendisinin, olay ya
da bireyleri yorumlama biçim ve yöntemlerinin değişkenliğinden,
ya da öteki’nin çeşitli neden ya da etkenlerle değişebilirliğinden
olurlar. Yoksa, burada değişken olan, hiçbir zaman
değer değildir. Bunu biraz açalım.
Çevremizdeki sıradan insan kimdir? Genellikle ve büyük
olasılıkla, yakın iletişim içinde olmadığımız, fazla
bir ilişkimiz olmayan insanlardır; yeterince tanımadığımız,
bilmediğimiz insanlardır. Bu nedenle o insan için
fikir de yürütemeyiz. Tanımadığımız, bilmediğimiz
insan, bizim için sıradandır. Bu tür insanlara “değerli”
ya da “değersiz” tanımlamasını yapamayız. Ama tanıdığımız-bildiğimiz
insanlar hakkında görüş istense, biraz düşünerek “değerli”
ya da “değersiz” diye tanımlanabilecektir. “Değerli”
dediğimiz insan, bizim doğrularımıza göre değerlidir;
bizim doğrularımıza, doğruluk ölçütümüze uyduğu için
değerlidir; bizim değerlerimize, değer yargılarımıza
göre değerlidir. Eğer biz o’nu yeteri kadar ciddi
bir şekilde objektif-gerçekçi tanıyabilmiş isek, bizim
sahip olduğumuz değerler ve savunduğumuz doğrular
değişmediği sürece o insanın, o değer verdiğimiz insanın
“değersizleşmesi(!)” , değerinde bir değişiklik olması
düşünülebilir mi? Neden olsun ki: biz aynı biz isek;
o da aynı o ise!..
Değerlerimiz
ve doğrularımız da değişmemişse!.. Burada değişebilen
şey, değer’in kendisi değil; insanların değer’e yaklaşım
biçimleridir. Öte yandan, “değersiz” diye tanımladığımız
insanı niçin değersiz görürüz? Doğaldır ki, bizim
kendi doğruluk ve değer ölçütlerimize uymadığı için
o’nu “değersiz” görmüşüzdür. Bu, tümüyle bizim içsel
değer yargı ve yorumlama ölçütümüzün sonucudur.
J.
M. Bochenski konuya daha farklı yaklaşımlar getirmiştir:
“Değer” kuramının yaşamımızı aydınlatma çabası, binlerce
yıldır her felsefenin temel ögesi olmuştur. Bu da,
değerler alanının ötekiler arasında belki de en büyük
güçlükleri çıkaran alan olmasındandır. İnsanlar çoğu
kez yararlılık gerekçeleriyle değerlendirmeye alışmışlardır,
uygun değerleri sonradan oluştururlar. Değerlendirmeler
görelidir, başkalaşırlar, her zaman değişkendir; ama
“değer”in kendisi “öncesiz-sonrasız”dır, başkalaşmaz.
Ancak sonsuz ve sonsuzcasına yüce bir tin herhangi
bir değer’i tam olarak kavrayabilir. Biz insanlar
o’nu ancak parçalar halinde, hep yüzeysel olarak,
hep bir yanıyla görürüz. Değerler ideal şeylerdir,
ruhsal etkinliğimizin parçaları değildir. Dünyada
tüm değerler için belirli bir tek temel değer vardır;
bu da, “değer”lerin insan ile şeyler arasındaki ilişkide
temelini bulduğudur. (135)
Nesnel
değerler değişken; öznel değerler değişmezdir. Nesnel
değer, değer’e anlam kazandıran bireyin zaman ve koşullara
göre değişebilir gereksinimlerini karşılayan özdeksel
olgulardır. Bireyin gereksinimleri değiştikçe, önem
verdiği, o an için “değer” gördüğü nesnelerin değersel
nitelikleri de değişecektir. Bu durumlarda nesneler,
geçici de olsa, o anki gereksinimleri karşılayabilen
nitelikli bir “değer” olarak görülür. Ancak zamana
ve koşullara göre değişmeyen değerler de vardır. “Değer”i
anlamlı kılan birey olduğuna göre, bireyin olmadığı
bir ortamda değer’den söz edilmesi ya da yorum getirilmeye
çalışılması zordur. Değer’i anlamlı kılan bireyin
öznelinde bulunan, zaman ve koşullara göre değişmeyen
değerler, bireyin nesnel olmayan dünyasının temel
ögeleri olurlar. Nesnel bir yaklaşımda tek değer,
yararlılık temelli nesnelerdir ve bunlar hep değişkendirler.
Ancak insanın nesnel gereksinimleri dışındaki değerler
değişken olmadıklarından ve bireyin varlık boyutuyla
doğrudan ilgili-bağıntılı olduklarından özneldirler
ve bu tür değer’ler değişmez’dirler.
Her
değer önemlidir. Önemsenen her olgu da bir değerdir,
ancak bu değer o an için anlamlı olduğundan, değişken
değerler sınıfına girer. O an için önemli olan, başka
bir koşulda önemsiz olduğunda, önemini yitireceği
gibi değerini de yitirecektir. Örneğin, para sıkıntısı
yaşanan bir gün, yüz milyon lira, gereksinimi karşılayabiliyorsa,
bu miktar para, o gün için önemli bir paradır ve o
an için, o birey için değerlidir. Burada “değer” ile
“değerli” kavramlarını biribirlerine karıştırmamak
için dikkatli olmak gerektir. Ancak bu miktar, yani
yüz milyon lira, başka bir gün başka bir sorununuzu
gidermeniz için gerekecek bir milyar lira için yetersizliğinden
dolayı, önemsiz kalacak ve bir “değer” olamayacaktır.
Somut ve özdeksel anlamda “değer” kabul edilen her
özdek ya da olgu, ancak yaşanılan an için bir değer
olarak görülecektir. Ancak bu türden değerlerin “gerçek
değer” olarak alınması olası değildir. Çünkü gerçek
değer değişken olmaz. Gerçek değer, değer geçerliliği
hiçbir zaman ve hiçbir koşulda tartışılamayan olgu
olmalıdır. Eğer, değişebilirliği önceden bilinen bir
nesne ya da olgu “değer” olarak kabul edilirse, daha
başlangıçta bile, bu ön kabulümüz bizi paradokslara
sürükleyebilecek ve açmazlar yaşatabilecektir. Bu
durumda, düşünsel derinliği olmayan basit güncel konularda
“değer” sözcüğünü kullanırken dikkatli olunmalıdır.
Çünkü buralarda sözü edilen değer, gerçekte “önem”
niteliğindedir. Verdiğimiz örnekteki gereksinim duyulan
yüz milyon lira, bir “değer” olarak değil; “önemli”
olarak alınmalıdır. O günkü gereksinimimiz için o
miktar paranın değerli değil, önemli olduğunun bilincinde
olabilmeliyiz.
Zorluk,
değer’in tanımındadır. Değer’in gerçek tanımını yapmak,
zorluğun giderilmesi olacaktır.Değişken olan algılamalarımız
değer için bir ölçüt olamaz. Hep var olan, hep konumunu
koruyan, insanlar için değişmeyen, tüm insanların
görüş birliğinde olabildiği bir “şey” ancak “değer”
olabilmelidir. Gerçekten “değer” olduğuna inandığımız
bir olgudan, bir nesneden, ya da bir insandan herhangi
bir şekilde vazgeçebilmemiz olanaksızdır. Eğer bu
görüşümüzü ve düşüncemizi zamanla “artı” ya da “eksi”
yönde değiştirebiliyorsak, bu “şey”in bir “değer”
olmadığını-olamayacağını düşünebilmeliyiz. Değer,
tüm düşünce sistemlerinin temelinde, sorgulanması
en zor olan bir kavramdır: Burada, tüm varoluşun kabullendiği,
saygı gördüğü, doğruluğundan kuşkuya düşülmeyen niteliklere
sahip; ölçütü insanlığın – tümel yaşamın iyiliği ve
yararı olan bir “şey” düşünülmesi gerekir. Değer;
yaşamın tüm aşamalarında koşullara göre değişmeyen
ve hep saygı duyulabilendir.
Değer’i
algılayabilmenin ön koşulu, bireyin kendi içsel analiz
yeterliğidir.
Mahmut
Özturan
|