A
K I L
Akıl,
düşünme, anlama ve kavrama gücüdür.
Akıl’ın çeşitli tanım, açıklama ve yorumları yapılır.
En önemli gerçek, aklımızın, düşünce ve davranışlarımızın
hakemi olmasıdır. Soyut bir kavrama nasıl olur da hakemlik
görevini veriyoruz derseniz, öylesine pek çok soyut
kavram vardır ki insan yaşamını ve davranışlarını yöneten
ve yönlendiren; bilinç, irade, ruh gibi! Önemli olan
yaşamımızı en iyi’ye yakın bir ölçüde gerçekleştirmektir.
En iyi’ye ulaşmanın en önemli koşullarından biri de
akıldır. Soyut kavramların yorum ve sorgulamaları tüm
zamanlarda az kişi tarafından işlenmiş ve fakat çok
kişi tarafından anlaşılamamıştır. “En iyi” kavramı antik
dönem düşünürleriyle başlamış ve yüzyıllarca tartışılmış
ama hiçbir kesin sonuca ulaşılamamıştır. Zaten felsefenin
açıklamasını yapan bir antik dönem filozofu, “felsefenin
başlangıcı şüphe, gelişmesi sorgulama, sonucu belirsizliktir”
derken, bir anlamda, felsefi her konunun dünya var oldukça
tartışmasının süreceğini belirtmiştir. Zaten dikkat
edilirse, en çok tartışılagelen “insan” “düşünce” ve
“yaşam” gibi kavramlar, ilk yazılı kaynaklardan günümüze
kadar pek çok sayıda ünlü – ünsüz düşünürler ve filozoflar
tarafından tartışılmış ama, bir ortak sonuca varılamamış
ve halen de tartışmalar sürmektedir. Dünyada kaç düşünen
insan varsa, o kadar da yorum ve dolayısıyla yorum farkı
olması çok doğal ve olağandır. Kimsenin “ben bu konuyu
çözdüm” diyebilme gücü ve lüksü yoktur, olmayacaktır
da. Çünkü yaşam sürdükçe, düşünce ve yorum çeşitliliği
ve farklılığı da sürecektir.
Aklın
sorgulamaya düşkünlüğü
Akıl hep sorgular, sorgulamak ister, ama işimize pek
gelmez, çünkü duygularımız hep görev başındadır ve kimi
zaman aklın gücünü altedecek güçtedir. Duygularımız
an’ın hazzını –sanki- yaşamın temel amacı imiş gibi
görür ve bu amaca ulaşmak için objektif sorgulamadan,
akıllıca düşünmekten, gerçekleri görmekten kaçınır.
Çünkü akıl, yapacağı – yaptıracağı objektif sorgulamalar
ile an’ı değil, tümel yaşamın gerçeklerini düşündürtecektir
insana. Sadece duygusal konularda değil, yaşamlarımızın
en küçük biriminde, en sıradan, en basit konularında
bile akıl görevini yapar: içimizden o sesleri hep duyarız:
“acaba?..” “yoksa?..” “belki de...” Kimi zaman bu sesleri
– aklın uyarılarını – ciddiye alır ve hemen sorgulamaya
başlarız; kimi zaman da konunun duygularımız üzerindeki
güçlülüğü oranında “o” sesleri duymamaya çalışır, adeta
kulaklarımızı tıkamaya, beynimizi “aklın sorgulamalarına”
kapatmaya çalışırız. İşte, insan yaşamının an’ını ve
geleceğini belirleyen, yaşamlarını “yaşanır” ya da “yaşanmaz”
yapan en önemli süreç, en önemli zaman, en önemli savaşım!
Objektif ve gerçekçi sorgulamalar hep aklın ürünüdür,
aklın isteğidir, akılı kullanabilmenin sonucudur. Bu
sorgulamalar her zaman doğru sonuç vermeyebilir, doğruya
götürmeyebilir. Çünkü sorgularken, kimi önemli konuları
önemsiz gibi gösterebilir duygularımızın kontrolündeki
savunma mekanizmalarımız! Nesnel düşünce dinamiklerimiz,
bizi aklın gücünden saptırabilmektedir kimi zaman. Çünkü
bir tarafta an’ın hazzı; diğer tarafta da bizi an’ın
hazzından uzaklaştırıyor gibi duran aklın sorgulamaları!
Temelinde aklı kullanmanın - kullanabilmenin sonucu
olan “doğru yaşam” ve bunun altyapısını oluşturan aklın
sorgulama gücü işte budur.
Güzel
ve yararlı olan her sonuç, aklın ürünüdür.
Güzel, yararlı olandır. Yararlı olan ise mutlaka aklın
ürünüdür.
Güzel kavramı genel anlamda görecelidir, kişiye göre
değişir. Ama değişmeyen, değişmez olan ise, “güzel”
kavramının tümüyle pozitif ve sıcak niteliğidir. Her
insanın kendisine özgü “beğeni” nitelik ve sınırlamaları
olsa da, güzel denince, her insanın iç dünyasında bir
sıcaklık, bir tatlı yumuşaklık yaşanır. Güzel’in olumsuzluğu,
gereksizliği, yararsızlığı asla düşünülmez. Çünkü güzel;
her insan için bir temel gereksinim ögesidir. Güzel
olan her eylem, her uygulama, akıllıca bir sorgulama
ve en düşük düzeyde de olsa bir savaşımın ürünü olarak
ortaya çıkar. Akıl ile duygu arasındaki mücadele bile
bir anlamıyla savaşımdır. Aklın insanı götüreceği, götürmek
isteyeceği yer, insanın anlık hazlarının değil; tümel
yaşamın doğrulanmış temel evrensel değerleriyle dolu
güzellikler dünyası olacaktır. Çünkü akıl tümüyle objektiftir.
İçeriği sorgulama, analiz, deneyimlerden yararlanma,
duygusal kararlardan tümüyle arınma olan akıl ürünleri
(yani, akıl kullanılarak, yaşamın gerçekleri gözardı
edilmeden ortaya konan kararlılıklar) doğaldır ki insanı
“en iyi”ye götürecektir. Aklın gösterdiği yolu tercih
etmek, aklını kullanmayı becerebilmek, aklın niçin bizi
“o” yola zorladığını anlamak ve bunun bilincinde olmak,
insanları güzel ve yararlı olana götürecektir.
Akıl
doğuştan insanlarda vardır, ürünü ise onu kullanabilendedir.
Akıl, söylemlerimiz daha çok bireylere yönelik olduğundan,
karşımıza “akıllı” şekliyle çıkar. Akıllı; gerçekleri
iyi gören ve ona göre davranan kişi ise, bu durumda
aklını kullanabilmek de, gerçekleri en iyi görmeye çalışma
ve en doğru sorgulamayı yapabilme tutumudur diyebiliriz.
Aklın tohumu doğuştan insanlara verilir, ürünü ise bireylerin
kapasitesine göre değişir. Bu kapasiteyi belirleyen
bizim irademizdir. Her insanda var olan akıl, değişik
ölçülerde kullanılmasından dolayı bazı insanlara “daha”
sıfatı yakıştırılır. En az kullanabilenlere, ya da hiç
kullanamayanlara –yada kullanmıyor gibi görünenlere(!)
de deli(!) diyoruz. Aslında delilik, öteki’nin yorumudur.
Deli dediğimiz, kendi doğrularına göre akıllıdır ve
hatta o’na göre, (deli’ye göre) tüm ötekiler delidir!
Kendi doğruları ise, bilgi ve düşünme yetisinin azlığından
kaynaklanan bir fakirliktir denebilir. Doğuştan her
insanda var olan “doğru-yanlış ayırdını anlama, yaşama
geçirme ve uygulama” yetisi, insanların yetişme ve gelişme
ortamları ile çevresel etkenler sonucunda, değişkenlik
gösterebilmekte ve farklılıklar yaratabilmektedir. Bu
durum, insanların sahip oldukları bir şeyi, anlamlı
ve yeterince uygun bir şekilde kullanıp kullanmadıklarını
sorgulamaya götürür. Yaşamakta olduğu varlık kümesinin
iç niteliklerini doğru algılama ve doğru yorumlama her
insan için aynı düzey ve nitelikte olamadığındandır
ki, kimi insan ötekini ya da ötekileri doğal olarak
kendisinden daha farklı görecek; ve kimi zaman buna
“daha akıllı” ve kimi zaman da “deli” yakıştırmalarıyla,
aslında ötekini değil; kendisinin ötekilerden farklılığını
vurgulamış olacaktır.
Tutarlılık
bilgiden, bilgi düşünmekten, düşünmek ise akıldandır.
Birey, gerek kendi iç dünyasını, gerekse yaşadığı olayları
ve genel olarak da dünyayı değerlendirmeye yöneldiği
zaman, aklı oranında ilgilenebilecektir tüm bunlarla.
Tutarlılık bilgiden, bilgi düşünmekten düşünmekse akıldandır.
Tutarlı bilgi için düşünmenin varlığı; tutarlı düşünme
için ise aklın varlığı koşuldur. Çevremizdeki her, ama
her şey, bizleri düşünmeye yöneltmelidir. Düşündükçe,
aklımızı da kullanarak, en iyiyi, gerçek doğruları bulabilme
yetisini kazanmaya başlarız. Aristoteles, “zevkin değil,
acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” derken, akıllı
kişinin hazzı değil, acısızlığı hedeflemesi gerektiğini
belirtir. Aristoteles’in genel olarak yaşamı değerlendirmesinin
temelinde bu öğreti yatar: acısızlığı hedeflemek ve
ona yönelmek. Akıllı kişinin yapması gereken şey olarak
verir bunu. Aklı başındalığın bir erdem olduğunu, bilgi
olmadığını söyler. Kim iyi düşünürse, o aklı başında
olsa gerektir(1). İyi düşünmek; doğruyu elde etmek için,
doğruya ulaşmak içindir ki bu da akıllı olmanın gereğidir.
Akılcılık
Akılcılık (rasyonelizm), insanoğlunun hep istediği ama
çoğunlukla da elde edemediği bir olgu, bir erdemdir.
Akla dayanan, doğruluğun ölçütünü duyularında değil,
düşünmede bulan bir öğretidir akılcılık. Akıl yolu ile
varılan yargıya inanma, akla aykırı veya akıl dışı hiçbir
şeyi tanımama davranışı ve tutumudur. Bu tutum, insanı
gerçek erdeme, en iyiye götürür. Bilginin akılcılıkdaki
yeri ve önemi de dikkate alındığında, bilginin, evrensellik
ve zorunluluğunun deneyden ve deneye dayanan genellemeden
değil, yalnızca akıldan çıkartılabildiğini de anımsamak
gerekir.
Pythaoras
der ki, akşamları uyumadan önce o gün neler yapıldığının
gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi akılcılığın gereğidir.
Akılcılık, aklını en iyi şekilde kullanabilmektir, en
iyi olabilmektir. Aklını en iyi şekilde kullanmak deyince
de hemen Seneca’nın ünlü deyişini hatırlarız: “Aklını
zorluklar için kullan; sert olan şeyler yumuşatılabilir,
dar olanlar genişletilebilir ve ağır olan şeyler akıllıca
katlanana daha az baskı yapar(2). ”Burada çok güzel
bir terimle tanışıyoruz: akıllıca katlanmak. Yaşamda
insanın karşılaştığı veya karşılaşacağı tüm zorluklarla
mücadelede bunu becerebildiği zaman, akıllıca katlanabildiği
zaman, üstesinden gelememesi olası mı? İnsanda bu güç
vardır.
Akıl
ve sağduyu
Akıl, bazen de sağduyu olarak bilinir. İnsanın doğru
ve isabetli karar vermesi, sağduyulu olmasıyla özdeştir.
Sağduyu ise akılın ta kendisidir. Descartes şöyle der:
Sağduyu (us, akıl) dünyada en iyi paylaştırılan şeydir.
Çünkü herkes onunla öylesine donatılı olduğunu düşünür
ki, ellerinde bulunandan daha çoğunu istemezler. Bunda
tümünün aldanması olası değildir; tersine, bu sağlam
yargıda bulunma ve doğruyu yanlıştan ayırdetme gücünün
– ki sözcüğün asıl anlamıyla “sağduyu” ya da “us” denilen
şey budur. Tüm insanlarda doğal olarak eşit olduğuna,
ve böylece görüşlerimizin türlülüğünün kimi insanların
başkalarından daha ussal (akılcı) olmalarından değil,
ama yalnızca düşüncelerimizi değişik yollara yöneltmemiz,
aynı şeyleri irdelemiyor olmamız olgusundan geldiğine
tanıklık eder(3). Bireylerin kendi sahip oldukları akıllarını
beğenmeleriyle ilgili olarak Montaigne der ki: “Doğanın
insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır; çünkü hiç
kimse akıl payından şikayetçi değildir.” Persius bu
konuda bence son noktayı koyar: “İnsanın aklını beğenmesi
için aklından ötesini görebilmesi gerekir.” Bizim insanımız
da şöyle der zaten: “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes
yine kendi aklını almış.”
Akıl
ve Duygular
Akıl, duygularla hep savaşırsa, kaybeden, insanın kendisi
olur. Çünkü duygusal insanın aklını kullanabilmesi,
dinleyebilmesi zordur. Akıl, hep evrensel kabul görmüş
doğrulara iter insanı. Genel yanlışlardan korumaya çalışır,
çünkü aklı kullanmak, bir bakıma doğru düşünmek ve doğru
düşünmenin sonucunda varılan doğru noktanın göstergesidir.
Duygusallık, aklın götürmek istediği yön için direnir,
aklın doğrularına direnir. Duygusallık, akıl ile sanki
hep bir savaşım içindedir. Kendimize şöyle bir sorsak;
acaba duygularımızla hareket ettiğimiz zamanlar, kalbimizden
gelen sesi dinleriz ve uyarız da, sanki beynimizden
gelen sesi pek duymamaya, dikkate almamaya çalışır gibi
oluruz, neden acaba? Çünkü duygularımız bizi genelde,
hep şimdiki zamanda yaşatır; an’ın hazlarını yaşamak
o’nun için “en önemli” olandır. “Duygusal sorgulama”yı
hiç düşündük mü, hiç düşünür müyüz? Asla! Çünkü duygusallık
sorgulamayı, sorgulanmayı hiç sevmez. Sorgulamanın insanı
doğruya, aklın kullanılmasına götüreceği bilinen bir
gerçektir. Ama duygusallıkların yaşandığı “özel” zamanlarda(!)
akıl hep bir kenara itilmektedir, o’na “sen orada bekle”
der ve sanki o’nu bir süreliğine dondururuz! Akıl, yaşamın
her evresini ve tüm eylemlerimizi sorgulamaya zorlarken,
an’ın hazzını ve güzelliklerini düşünen birey, asla
sorgulamaya yaklaşmaz, düşünmez de! Halbuki, gerçekçi
düşünüldüğünde, sorgulanmış yaşamın her evresi güzelliklerle
dolu ya da hep güzelliklere gebedir. Mümkün olabilse(!)
duygularımızı, duygusallığımızı da sorgulayabilsek de,
aklımız ile duygularımızın ortak ürünü olan eylem ve
kararlarımızla, çok daha güzel yaşayabilsek! Aslında
bu bizim elimizde. İnsanın en büyük eksiği olan “yetersiz
düşünme” ve “sınırlı sorgulamalar” insan yaşamını zorlaştırmaktadır.
Bir de bunun tam tersini düşünelim: “yeterli düşünme”
ve “sınırsız sorgulama”... Yaşam ilginç olurdu, değil
mi? Belki biraz daha zor gibi, ama kesinlikle şimdikine
göre daha acısız! Aristo’nun dediği gibi...
Akıl
ve anlama gücü
Akıl, “anlama” anlamını da içerince, anlayış ve anlayış
gücü üzerinde de durulmasını gerektiriyor. Anlayış;
anlama biçimi, anlama yeteneği, zihniyet, zeka ile tanımlanır.Bireyin
başkalarından farklı olduğu yönlerin başlıcaları düşünme
ve anlama yetileridir. Anlayış farklılığı da bunun sonucudur.
Hegel, “Anlayışgücü” diye adlandırdığımız şeyin sağladığı
çok büyük bir kuvveti gerektiren bir etkinliğin sonucu
olduğunu saptamıştır. Ve böylece, anlayışgücü’nün bir
“güç” olduğunu görmüş ve bu gücün bütün ötekilerden
daha büyük ve gerçekten hayret edilmeye layık olduğunu
söylemiştir. Anlayışgücü’nün bu bağlamda, insanda gerçekten
ve özgül olarak insansal olanı belirttiği apaçıktır.
Çünkü insanı, hayvandan ve eşyadan ayırt eden şey, söylem
yetisidir. Hegel bize, anlayışgücü’nün (=insan), “ayırma
etkinliğiyle” ve bu etkinlikte ve daha doğrusu, ayırma
edimiyle kendini ortaya koyan bir “mutlak-güç” olduğunu
söyler. Bunu, anlayışgücünün etkinliğinin, yani insansal
düşüncenin, özsel olarak akılyürütmeli (söylemsel) olmaklığından
ötürü söylemiştir(4). İnsansal düşüncenin akılyürütmeli
olması, mevcut hiçbir düşünce sisteminin kesin bir sonuca
ulaşmasının pek de kolay olamayacağının göstergesidir.
Önemli olan, doğru düşünebilmektir. Descartes’in dediği
gibi, çok yavaş yürüyenler, eğer her zaman doğru yolu
izlerlerse, gerçekte koşmalarına karşın yolun dışına
çıkanlardan daha ileri gidebilirler. Ancak her zaman
doğru yolu izlemek kolay olamamaktadır. Nitekim La Rochefoucauld
der ki: “Her zaman aklımızın izinden yürümeye gücümüz
yetmez.”
Aklın
yolu daima en iyi yol ve fakat en zor olandır.
İnsanın, gerek kendi öz yaşamı ve eylemlerini; gerekse
kendisi dışındakilerin yaşam ve eylemlerini sorgulayıcı
bir yapısı var ise, bu sorgulamalar, özellikle de “tümel
yaşam sorgulamaları” o insana içsel zorluklar oluşturacak,
açmazlar ve çıkmazlar yaşatacaktır. Bu sorgulayıcı yaşam
biçimi, insanı yıpratır; sanki zor olanı seçmiştir!
Bir tarafta “yaşamı olduğu gibi, sorgulamadan kabullenen”
insanları görür ve bunun yanında kendi sorgulayıcı yapısını
düşünür. Bu durum, ilk görünüşte “zor olanı seçme” gibi
dursa da, aslında “güzel ve iyi” olana giden yolu seçmektir.
Çünkü sorgulanmış yaşamın insana kazandırdıkları ve
bunun sonucunda götürdüğü “iyi ve güzel” yaşam, ancak
ulaşıldığında ve yaşandığında değeri anlaşılabilecek
bir yaşamdır. Önceden bu sonucu görebilen insana, zorluklar
sıkıcı gelmeyecek, ve hatta geleceğin “iyi ve güzel”
yaşamına akıl yolu ile ulaşma düşünce ve inancı, bu
zorlu süreci bile normal bir zaman gibi geçirebilme
gücünü verecektir. Aklın yolu, kimi zaman zor olsa da,
her zaman “en iyi” olandır. Unutulmamalıdır ki, zorlu
yollar hep güzelliklere gider. Laboratuvarlarda yıllarını
geçiren, kendi öz yaşamını tüm insanlığın yararı için
bir tarafa iten, geleceğin dünyasında insanlar daha
iyi ve sorunsuz yaşasınlar diye tüm kendi hazlarından
vazgeçen araştırmacı bilim adamlarını düşünürsek, sanırım
konuyu çok daha iyi anlayabiliriz. Koşulları, gününü
en iyi şekilde yaşamaya, keyfini sürmeye, zevklerini
yaşamaya elverdiği halde, tüm bunları bir tarafa bırakarak,
“madem ki düşünebiliyorum, madem ki aklım ve gücüm var...”
iç sorgulamalarıyla tüm özel yaşamını insanlığa adayan
“yüce” ve “erdemli” insanlar için “akılsız” ya da “deli”
demek olası mıdır? Duygularının etkisi altında kalarak,
duygusal dünyasına “köle” ve “oyuncak robot” olan zavallı
insanlar için belki de bu erdemlere sahip olmak bir
deliliktir, kimbilir! Ama tabii ki böylesi erdemler,
her insanın kolaylıkla yapamayacağı seçim zorluklarıdır.
Akıl her zaman iyi’ye götürmüştür insanları, gelecekte
de böyle olmaya devam edecektir.
Akıl
içimizde ama varlığı hep dışımızda
Akıl insanın içinde olsa da varlığını hep dışarıda gösterir.
Aklın merkezi kabul edilegelen beyin ve düşünce mekanizması,
insanın içindedir ama her sonucu insanın dışındadır;
dış yaşamını doğrudan etkiler. İnsanın iç dünyası zaten
hep kendisiyle, düşünceleriyle savaşım halindedir: neden
öyle yaptın, neden böyle yapmadın, öyle yapsaydın, böyle
yapsaydın... sorgulamaları aslında içimizde hep vardır.
Ama bunları sadece biz biliriz, diğer insanlar bu iç
sorgulamalardan habersizdirler. Ancak, bu sorgulamalar,
bizim yaşam biçimimiz ve eylemlerimiz ile ilgili olduğu
zaman ve bizler de dünyada tekbaşımıza yaşamadığımıza
göre, her düşünsel eylemimizin sonucu, en azından bir
kişiyi de olsa etkileyecek ve aklımızı kullanıp kullanmama
durumlarında ortaya çıkan her sonucun varlık yeri bizim
dışımızdaki bir dünya olacaktır. Evet, o dünyanın içinde
biz de varızdır, ama yaşam, eylemsel olarak bizim dışımızda
var olduğundan, aklımızın her doğrusu ya da her yanlışı
sadece bizi değil, çevremizi de etkilemiş olacaktır.
Aklı kullanmanın – ya da kullanmamanın - sonuçlarını
hep dışımızda görür ve tanık oluruz.
Akıl
ve doğruluk
İnsan yaşamının doğruluğu, aklın kullanılabilme oranıyla
doğru orantılıdır.
Doğru düşünmenin akıl ile bağı ve aklın doğruya götürme
gerçekliğinin tartışılırlığı üzerine düşünelim biraz.
Doğru düşünme her zaman aklın ürünü müdür, yoksa akıl
bir tarafa konularak(!) da doğru düşünmek olası mıdır?
Temel yorumda, sanki tümüyle örtüşen bir durum değil
gibi görünse de, konunun detaylarına girildikçe, akıl
ile doğru düşünme arasında ciddi bir bağ olduğu ortaya
çıkar. Doğruluk, sorgulamalarla ulaşılan bir olgudur.
Akıl da sorgulamanın ürünü olduğuna göre, “akıl (sorgulama)
doğruya götürür” tezi kendiliğinden ortaya çıkar. Sürekli
olarak yaşamı ve olayları sorgulayan bir insan, her
zaman doğru ve güzel sonuçlar elde edememiş olsa bile,
en azından bu sorgulamalar ve aklını kullanma çabaları
ile, “daha kötü”den kaçınmış ve korunmuş olacaktır.
Çünkü sorgulanmayan her eylem, insanı (ve hatta kimi
zaman tüm insanları) kötü sonuçlara götürmüştür, götürmektedir.
Doğruyu bulmak ve doğru olanı yaşamak için aklın kullanılması,
gerçekçi sorgulamaların yapılması mutlak zorunluluktur.
Yüzyıllar öncesinin “derin düşünce” kaynaklarında: “Hiç
akıl etmez misiniz?” “Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?”
soruları ile insanları sorgulamalara zorlayan deyişler,
hep insanı doğruya yöneltme çabası içeren fikir ve eylemler
olmuşlardır. Bu tür aklın kullanılmasına yönelik her
düşünce tohumu, o gün değilse bile bir gün, mutlaka
tüm insanlar tarafından doğru anlaşılacak ve sonuçta,
iyi’ye ve güzel’e ancak doğru düşünce ile ulaşılabileceği
anlaşılacaktır. Akıl ile doğruluk kavramları bir “anlamlı
bütün”ün ayrışmaz parçalarıdır. “Doğru olmayan akıl”
ya da “akıl dışı bir doğru” düşünülebilir mi? Her doğru
mutlaka aklın ürünüdür ve her zaman akıl, doğrular yaratmak
ve üretmek için çalışır, bunun için vardır, var olmuştır.
Aklın varlığı ne denli tartışmasız bir gerçek ise, doğru
olan her şeyin de akıldan kaynaklandığı bir o kadar
tartışılmaz gerçektir. Ama yine de her konu gibi, bu
akıl – doğruluk bağıntısı da tartışılacaktır.
Aklın
gücü
Bir de “akıl gücü” vardır. Aklın varlığından başka,
bir de var olan aklın gücünün olması önemlidir. Güçsüz
bir akıl, insanı doğruya götürmede yetersiz kalır, hakemlik
görevini tam olarak yerine getiremez. Aklın gücü; bireyin
“akıllıca” olduğuna inandığı bir karar ya da eylemi,
çevresel negatif etkenlerden etkilenmeyerek, uygulama
güç ve kararlılığına sahip olunmasıdır. Uygulanamayan
akıl kararlarının zaten hiç bir hükmü de olmaz, hükümsüz
kararlar ise anlamsızdır. Aklın gösterdiği yoldan gidebilmek,
aklın gücünün var ve anlamlı olduğunu gösterir. Akıl
gücü ile zeka, biribirleriyle içiçe iki kavramdır ve
yakın ilişkilidir ama tamamen farklıdır. Zeka, insanın
düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama,
yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır.
Akıl ise düşünme, anlama ve kavrama gücüdür: akıl güç’tür,
zeka yetenektir. Güçsüz bir yetenekten söz bile edilemez.
Zeka, aklın bölümlerinden sadece bir tanesi olabilir
ancak. Araştırmacı yazar Mehmet Sağlam, akıl ve zeka
konusunda şöyle der: Zeka, beyinin öğrenme, çözüm üretme,
bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma
gücüdür. Akıl ise; zeka, düşünme, kavrama, irade gibi
beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan bir kavramdır.
Aklın ne olduğunu anlamak için, önce güçlerini tanımamız
gerekir. Anlama, anlatma, eşleme, analiz, sentez, bellek,
düşleme, sayı, sonuçlama, gözlem, sezgi, kavrama, tepki,
kararlılık, uyum, esneklik, konsantre olabilme, organize,
insiyatif, tavır, özgüven, liderlik, üretkenlik, yaratıcılık,
etkileyebilme, etkilenme gibi aklın bütün bu özelliklerini
geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız(5).
Bu özelliklerin geliştirilebilmesi, insana doğuştan
verilen “akıl” tohumunun azami özenle yeşertilmesine
ve ürünlerine sahip olabilmemize bağlıdır.
Peki
ya delilik?
Akıl’dan söz ederken “delilik” kavramına değinmemek
olamaz! Delilik, bilinen anlamından çok daha farklı
olarak da algılanır ve kullanılır bazı durumlarda. Aklını
kaybeden kimseye “deli” deniyor, ancak bilinmesi gerekir
ki, çok akıllı olan insanlara da deli yakıştırması yapılabiliyor.
Dahilik ile delilik arasında çok ince bir sınır vardır.
Bu sınır, çevremizde yaşayan insanların “akıllı olmak”
ile “deli olmak” konularında, gerçek anlamda ne bildiklerine
bağlıdır. Kendimizi ve çevremizdeki insanları ve onlarla
ilşkilerimizin ne denli “akılcı” ya da “akıl dışı” olduğunu
bir düşünelim; kendi ilişkilerimizin temel doğruları
bile bizi gerçekleri anlamaya götürecektir.
Erasmus
şöyle der: İnsan kendinden nefret ederken birini sevebilir
mi, kendi kalbi ile barışık olmazsa başkalarıyla iyi
geçinebilir mi, kendi varlığından canı sıkkın ve yorgun
ise, çevresine hoşluk getirebilir mi? Bu soruların hepsine
evet’le cevap vermek için, deliliğin kendinden daha
deli olmak gerekir. Genellikle “ana”dan daha çok “üvey
ana” olan doğa, bütün insanlara, ve özellikle biraz
bilgelik sahibi olanlara, ellerinde olanlara karşı isteksizlik
göstermeyi, olmayana hayran olmayı emreden talihsiz
bir eğilim vermiştir. Bu uğursuz eğilim, yaşamın tüm
yararlarını, tüm güzelliklerini, tüm çekiciliklerini
bozar, son olarak yaşamı da tümden yokeder. İnsanın
her yaptığından memnun olmasından, kendine hayran olmasından
daha delice bir şey olur mu? Ama itiraf ediniz ki, ömrünüzde
yaptığınız güzel ve hoş ne varsa, bunları deliliğe borçlusunuz.
İnsanın, ne ise onu olmaktan memnun olması, sahip olduğu
şeylerle yetinmesi, mutluluğun en büyük bölümüdür(6).
Dostoyevski
der ki, insanın aklı çoğaldıkça, can sıkıntısı artar.
“Akıl” tohumcuğundan elde ettiğiniz ürünün bolluğu,
bu ürünü kullanma zorunluluğunu doğurur. Çok şey bilip
de bildiklerini hiç konuş-a-mayan bir insan, durumun
zorluğunu açıklayabilir belki. Platon’un dediği gibi,
yaşama yön veren ve düzenleyen akıl olursa, insan kendisini
hep güçlü bulur. İnsanın kendisini güçlü bulması, aklı
bilinç zorlamasıyla karşılaştırabilir. Ancak düşünülmesi
gerekir ki, akılın bilinç göstergesi, bireyin kendisine
içsel ve çevresine toplumsal sorgulamalarıyla katkısıdır.
Bu, iç dünyamızda ve çevremizde yapacağımız bilinçli
ve akılcı sorgulamalarımız, bizi, aklımızı kullanarak
doğru ve güzel olana, belki de “yaşam bilgeliği”ne götürecektir.
Aklımızı
doğru kullanarak varabileceğimiz “yaşam”, “en iyi”ye
en yakın olandır.
Mahmut özturan
Kasım/2008
Kaynakça:
(1) Aristoteles / Nikomakhos’a Etik
(2) Seneca / Ruh Dinginliği Üzerine
(3) Descartes / Yöntem Üzerine Söylem
(4) A. Kojeve / Hegel Felsefesine Giriş
(5) Mehmet Sağlam / Genetik Geçmişimiz ve Geleceğimiz
(6) Erasmus / Deliliğe Övgü
|