Mahmut Özturan ile Felsefe Sohbetleri

   FELSEFE YAZILARIM  

A K I L

Akıl, düşünme, anlama ve kavrama gücüdür.

Akıl’ın çeşitli tanım, açıklama ve yorumları yapılır. En önemli gerçek, aklımızın, düşünce ve davranışlarımızın hakemi olmasıdır. Soyut bir kavrama nasıl olur da hakemlik görevini veriyoruz derseniz, öylesine pek çok soyut kavram vardır ki insan yaşamını ve davranışlarını yöneten ve yönlendiren; bilinç, irade, ruh gibi! Önemli olan yaşamımızı en iyi’ye yakın bir ölçüde gerçekleştirmektir. En iyi’ye ulaşmanın en önemli koşullarından biri de akıldır. Soyut kavramların yorum ve sorgulamaları tüm zamanlarda az kişi tarafından işlenmiş ve fakat çok kişi tarafından anlaşılamamıştır. “En iyi” kavramı antik dönem düşünürleriyle başlamış ve yüzyıllarca tartışılmış ama hiçbir kesin sonuca ulaşılamamıştır. Zaten felsefenin açıklamasını yapan bir antik dönem filozofu, “felsefenin başlangıcı şüphe, gelişmesi sorgulama, sonucu belirsizliktir” derken, bir anlamda, felsefi her konunun dünya var oldukça tartışmasının süreceğini belirtmiştir. Zaten dikkat edilirse, en çok tartışılagelen “insan” “düşünce” ve “yaşam” gibi kavramlar, ilk yazılı kaynaklardan günümüze kadar pek çok sayıda ünlü – ünsüz düşünürler ve filozoflar tarafından tartışılmış ama, bir ortak sonuca varılamamış ve halen de tartışmalar sürmektedir. Dünyada kaç düşünen insan varsa, o kadar da yorum ve dolayısıyla yorum farkı olması çok doğal ve olağandır. Kimsenin “ben bu konuyu çözdüm” diyebilme gücü ve lüksü yoktur, olmayacaktır da. Çünkü yaşam sürdükçe, düşünce ve yorum çeşitliliği ve farklılığı da sürecektir.

Aklın sorgulamaya düşkünlüğü

Akıl hep sorgular, sorgulamak ister, ama işimize pek gelmez, çünkü duygularımız hep görev başındadır ve kimi zaman aklın gücünü altedecek güçtedir. Duygularımız an’ın hazzını –sanki- yaşamın temel amacı imiş gibi görür ve bu amaca ulaşmak için objektif sorgulamadan, akıllıca düşünmekten, gerçekleri görmekten kaçınır. Çünkü akıl, yapacağı – yaptıracağı objektif sorgulamalar ile an’ı değil, tümel yaşamın gerçeklerini düşündürtecektir insana. Sadece duygusal konularda değil, yaşamlarımızın en küçük biriminde, en sıradan, en basit konularında bile akıl görevini yapar: içimizden o sesleri hep duyarız: “acaba?..” “yoksa?..” “belki de...” Kimi zaman bu sesleri – aklın uyarılarını – ciddiye alır ve hemen sorgulamaya başlarız; kimi zaman da konunun duygularımız üzerindeki güçlülüğü oranında “o” sesleri duymamaya çalışır, adeta kulaklarımızı tıkamaya, beynimizi “aklın sorgulamalarına” kapatmaya çalışırız. İşte, insan yaşamının an’ını ve geleceğini belirleyen, yaşamlarını “yaşanır” ya da “yaşanmaz” yapan en önemli süreç, en önemli zaman, en önemli savaşım! Objektif ve gerçekçi sorgulamalar hep aklın ürünüdür, aklın isteğidir, akılı kullanabilmenin sonucudur. Bu sorgulamalar her zaman doğru sonuç vermeyebilir, doğruya götürmeyebilir. Çünkü sorgularken, kimi önemli konuları önemsiz gibi gösterebilir duygularımızın kontrolündeki savunma mekanizmalarımız! Nesnel düşünce dinamiklerimiz, bizi aklın gücünden saptırabilmektedir kimi zaman. Çünkü bir tarafta an’ın hazzı; diğer tarafta da bizi an’ın hazzından uzaklaştırıyor gibi duran aklın sorgulamaları! Temelinde aklı kullanmanın - kullanabilmenin sonucu olan “doğru yaşam” ve bunun altyapısını oluşturan aklın sorgulama gücü işte budur.

Güzel ve yararlı olan her sonuç, aklın ürünüdür.

Güzel, yararlı olandır. Yararlı olan ise mutlaka aklın ürünüdür.
Güzel kavramı genel anlamda görecelidir, kişiye göre değişir. Ama değişmeyen, değişmez olan ise, “güzel” kavramının tümüyle pozitif ve sıcak niteliğidir. Her insanın kendisine özgü “beğeni” nitelik ve sınırlamaları olsa da, güzel denince, her insanın iç dünyasında bir sıcaklık, bir tatlı yumuşaklık yaşanır. Güzel’in olumsuzluğu, gereksizliği, yararsızlığı asla düşünülmez. Çünkü güzel; her insan için bir temel gereksinim ögesidir. Güzel olan her eylem, her uygulama, akıllıca bir sorgulama ve en düşük düzeyde de olsa bir savaşımın ürünü olarak ortaya çıkar. Akıl ile duygu arasındaki mücadele bile bir anlamıyla savaşımdır. Aklın insanı götüreceği, götürmek isteyeceği yer, insanın anlık hazlarının değil; tümel yaşamın doğrulanmış temel evrensel değerleriyle dolu güzellikler dünyası olacaktır. Çünkü akıl tümüyle objektiftir. İçeriği sorgulama, analiz, deneyimlerden yararlanma, duygusal kararlardan tümüyle arınma olan akıl ürünleri (yani, akıl kullanılarak, yaşamın gerçekleri gözardı edilmeden ortaya konan kararlılıklar) doğaldır ki insanı “en iyi”ye götürecektir. Aklın gösterdiği yolu tercih etmek, aklını kullanmayı becerebilmek, aklın niçin bizi “o” yola zorladığını anlamak ve bunun bilincinde olmak, insanları güzel ve yararlı olana götürecektir.

Akıl doğuştan insanlarda vardır, ürünü ise onu kullanabilendedir.

Akıl, söylemlerimiz daha çok bireylere yönelik olduğundan, karşımıza “akıllı” şekliyle çıkar. Akıllı; gerçekleri iyi gören ve ona göre davranan kişi ise, bu durumda aklını kullanabilmek de, gerçekleri en iyi görmeye çalışma ve en doğru sorgulamayı yapabilme tutumudur diyebiliriz. Aklın tohumu doğuştan insanlara verilir, ürünü ise bireylerin kapasitesine göre değişir. Bu kapasiteyi belirleyen bizim irademizdir. Her insanda var olan akıl, değişik ölçülerde kullanılmasından dolayı bazı insanlara “daha” sıfatı yakıştırılır. En az kullanabilenlere, ya da hiç kullanamayanlara –yada kullanmıyor gibi görünenlere(!) de deli(!) diyoruz. Aslında delilik, öteki’nin yorumudur. Deli dediğimiz, kendi doğrularına göre akıllıdır ve hatta o’na göre, (deli’ye göre) tüm ötekiler delidir! Kendi doğruları ise, bilgi ve düşünme yetisinin azlığından kaynaklanan bir fakirliktir denebilir. Doğuştan her insanda var olan “doğru-yanlış ayırdını anlama, yaşama geçirme ve uygulama” yetisi, insanların yetişme ve gelişme ortamları ile çevresel etkenler sonucunda, değişkenlik gösterebilmekte ve farklılıklar yaratabilmektedir. Bu durum, insanların sahip oldukları bir şeyi, anlamlı ve yeterince uygun bir şekilde kullanıp kullanmadıklarını sorgulamaya götürür. Yaşamakta olduğu varlık kümesinin iç niteliklerini doğru algılama ve doğru yorumlama her insan için aynı düzey ve nitelikte olamadığındandır ki, kimi insan ötekini ya da ötekileri doğal olarak kendisinden daha farklı görecek; ve kimi zaman buna “daha akıllı” ve kimi zaman da “deli” yakıştırmalarıyla, aslında ötekini değil; kendisinin ötekilerden farklılığını vurgulamış olacaktır.

Tutarlılık bilgiden, bilgi düşünmekten, düşünmek ise akıldandır.

Birey, gerek kendi iç dünyasını, gerekse yaşadığı olayları ve genel olarak da dünyayı değerlendirmeye yöneldiği zaman, aklı oranında ilgilenebilecektir tüm bunlarla. Tutarlılık bilgiden, bilgi düşünmekten düşünmekse akıldandır. Tutarlı bilgi için düşünmenin varlığı; tutarlı düşünme için ise aklın varlığı koşuldur. Çevremizdeki her, ama her şey, bizleri düşünmeye yöneltmelidir. Düşündükçe, aklımızı da kullanarak, en iyiyi, gerçek doğruları bulabilme yetisini kazanmaya başlarız. Aristoteles, “zevkin değil, acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” derken, akıllı kişinin hazzı değil, acısızlığı hedeflemesi gerektiğini belirtir. Aristoteles’in genel olarak yaşamı değerlendirmesinin temelinde bu öğreti yatar: acısızlığı hedeflemek ve ona yönelmek. Akıllı kişinin yapması gereken şey olarak verir bunu. Aklı başındalığın bir erdem olduğunu, bilgi olmadığını söyler. Kim iyi düşünürse, o aklı başında olsa gerektir(1). İyi düşünmek; doğruyu elde etmek için, doğruya ulaşmak içindir ki bu da akıllı olmanın gereğidir.

Akılcılık

Akılcılık (rasyonelizm), insanoğlunun hep istediği ama çoğunlukla da elde edemediği bir olgu, bir erdemdir. Akla dayanan, doğruluğun ölçütünü duyularında değil, düşünmede bulan bir öğretidir akılcılık. Akıl yolu ile varılan yargıya inanma, akla aykırı veya akıl dışı hiçbir şeyi tanımama davranışı ve tutumudur. Bu tutum, insanı gerçek erdeme, en iyiye götürür. Bilginin akılcılıkdaki yeri ve önemi de dikkate alındığında, bilginin, evrensellik ve zorunluluğunun deneyden ve deneye dayanan genellemeden değil, yalnızca akıldan çıkartılabildiğini de anımsamak gerekir.

Pythaoras der ki, akşamları uyumadan önce o gün neler yapıldığının gözden geçirilmesi, değerlendirilmesi akılcılığın gereğidir. Akılcılık, aklını en iyi şekilde kullanabilmektir, en iyi olabilmektir. Aklını en iyi şekilde kullanmak deyince de hemen Seneca’nın ünlü deyişini hatırlarız: “Aklını zorluklar için kullan; sert olan şeyler yumuşatılabilir, dar olanlar genişletilebilir ve ağır olan şeyler akıllıca katlanana daha az baskı yapar(2). ”Burada çok güzel bir terimle tanışıyoruz: akıllıca katlanmak. Yaşamda insanın karşılaştığı veya karşılaşacağı tüm zorluklarla mücadelede bunu becerebildiği zaman, akıllıca katlanabildiği zaman, üstesinden gelememesi olası mı? İnsanda bu güç vardır.

Akıl ve sağduyu

Akıl, bazen de sağduyu olarak bilinir. İnsanın doğru ve isabetli karar vermesi, sağduyulu olmasıyla özdeştir. Sağduyu ise akılın ta kendisidir. Descartes şöyle der: Sağduyu (us, akıl) dünyada en iyi paylaştırılan şeydir. Çünkü herkes onunla öylesine donatılı olduğunu düşünür ki, ellerinde bulunandan daha çoğunu istemezler. Bunda tümünün aldanması olası değildir; tersine, bu sağlam yargıda bulunma ve doğruyu yanlıştan ayırdetme gücünün – ki sözcüğün asıl anlamıyla “sağduyu” ya da “us” denilen şey budur. Tüm insanlarda doğal olarak eşit olduğuna, ve böylece görüşlerimizin türlülüğünün kimi insanların başkalarından daha ussal (akılcı) olmalarından değil, ama yalnızca düşüncelerimizi değişik yollara yöneltmemiz, aynı şeyleri irdelemiyor olmamız olgusundan geldiğine tanıklık eder(3). Bireylerin kendi sahip oldukları akıllarını beğenmeleriyle ilgili olarak Montaigne der ki: “Doğanın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır; çünkü hiç kimse akıl payından şikayetçi değildir.” Persius bu konuda bence son noktayı koyar: “İnsanın aklını beğenmesi için aklından ötesini görebilmesi gerekir.” Bizim insanımız da şöyle der zaten: “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes yine kendi aklını almış.”

Akıl ve Duygular

Akıl, duygularla hep savaşırsa, kaybeden, insanın kendisi olur. Çünkü duygusal insanın aklını kullanabilmesi, dinleyebilmesi zordur. Akıl, hep evrensel kabul görmüş doğrulara iter insanı. Genel yanlışlardan korumaya çalışır, çünkü aklı kullanmak, bir bakıma doğru düşünmek ve doğru düşünmenin sonucunda varılan doğru noktanın göstergesidir. Duygusallık, aklın götürmek istediği yön için direnir, aklın doğrularına direnir. Duygusallık, akıl ile sanki hep bir savaşım içindedir. Kendimize şöyle bir sorsak; acaba duygularımızla hareket ettiğimiz zamanlar, kalbimizden gelen sesi dinleriz ve uyarız da, sanki beynimizden gelen sesi pek duymamaya, dikkate almamaya çalışır gibi oluruz, neden acaba? Çünkü duygularımız bizi genelde, hep şimdiki zamanda yaşatır; an’ın hazlarını yaşamak o’nun için “en önemli” olandır. “Duygusal sorgulama”yı hiç düşündük mü, hiç düşünür müyüz? Asla! Çünkü duygusallık sorgulamayı, sorgulanmayı hiç sevmez. Sorgulamanın insanı doğruya, aklın kullanılmasına götüreceği bilinen bir gerçektir. Ama duygusallıkların yaşandığı “özel” zamanlarda(!) akıl hep bir kenara itilmektedir, o’na “sen orada bekle” der ve sanki o’nu bir süreliğine dondururuz! Akıl, yaşamın her evresini ve tüm eylemlerimizi sorgulamaya zorlarken, an’ın hazzını ve güzelliklerini düşünen birey, asla sorgulamaya yaklaşmaz, düşünmez de! Halbuki, gerçekçi düşünüldüğünde, sorgulanmış yaşamın her evresi güzelliklerle dolu ya da hep güzelliklere gebedir. Mümkün olabilse(!) duygularımızı, duygusallığımızı da sorgulayabilsek de, aklımız ile duygularımızın ortak ürünü olan eylem ve kararlarımızla, çok daha güzel yaşayabilsek! Aslında bu bizim elimizde. İnsanın en büyük eksiği olan “yetersiz düşünme” ve “sınırlı sorgulamalar” insan yaşamını zorlaştırmaktadır. Bir de bunun tam tersini düşünelim: “yeterli düşünme” ve “sınırsız sorgulama”... Yaşam ilginç olurdu, değil mi? Belki biraz daha zor gibi, ama kesinlikle şimdikine göre daha acısız! Aristo’nun dediği gibi...

Akıl ve anlama gücü

Akıl, “anlama” anlamını da içerince, anlayış ve anlayış gücü üzerinde de durulmasını gerektiriyor. Anlayış; anlama biçimi, anlama yeteneği, zihniyet, zeka ile tanımlanır.Bireyin başkalarından farklı olduğu yönlerin başlıcaları düşünme ve anlama yetileridir. Anlayış farklılığı da bunun sonucudur. Hegel, “Anlayışgücü” diye adlandırdığımız şeyin sağladığı çok büyük bir kuvveti gerektiren bir etkinliğin sonucu olduğunu saptamıştır. Ve böylece, anlayışgücü’nün bir “güç” olduğunu görmüş ve bu gücün bütün ötekilerden daha büyük ve gerçekten hayret edilmeye layık olduğunu söylemiştir. Anlayışgücü’nün bu bağlamda, insanda gerçekten ve özgül olarak insansal olanı belirttiği apaçıktır. Çünkü insanı, hayvandan ve eşyadan ayırt eden şey, söylem yetisidir. Hegel bize, anlayışgücü’nün (=insan), “ayırma etkinliğiyle” ve bu etkinlikte ve daha doğrusu, ayırma edimiyle kendini ortaya koyan bir “mutlak-güç” olduğunu söyler. Bunu, anlayışgücünün etkinliğinin, yani insansal düşüncenin, özsel olarak akılyürütmeli (söylemsel) olmaklığından ötürü söylemiştir(4). İnsansal düşüncenin akılyürütmeli olması, mevcut hiçbir düşünce sisteminin kesin bir sonuca ulaşmasının pek de kolay olamayacağının göstergesidir. Önemli olan, doğru düşünebilmektir. Descartes’in dediği gibi, çok yavaş yürüyenler, eğer her zaman doğru yolu izlerlerse, gerçekte koşmalarına karşın yolun dışına çıkanlardan daha ileri gidebilirler. Ancak her zaman doğru yolu izlemek kolay olamamaktadır. Nitekim La Rochefoucauld der ki: “Her zaman aklımızın izinden yürümeye gücümüz yetmez.”

Aklın yolu daima en iyi yol ve fakat en zor olandır.

İnsanın, gerek kendi öz yaşamı ve eylemlerini; gerekse kendisi dışındakilerin yaşam ve eylemlerini sorgulayıcı bir yapısı var ise, bu sorgulamalar, özellikle de “tümel yaşam sorgulamaları” o insana içsel zorluklar oluşturacak, açmazlar ve çıkmazlar yaşatacaktır. Bu sorgulayıcı yaşam biçimi, insanı yıpratır; sanki zor olanı seçmiştir! Bir tarafta “yaşamı olduğu gibi, sorgulamadan kabullenen” insanları görür ve bunun yanında kendi sorgulayıcı yapısını düşünür. Bu durum, ilk görünüşte “zor olanı seçme” gibi dursa da, aslında “güzel ve iyi” olana giden yolu seçmektir. Çünkü sorgulanmış yaşamın insana kazandırdıkları ve bunun sonucunda götürdüğü “iyi ve güzel” yaşam, ancak ulaşıldığında ve yaşandığında değeri anlaşılabilecek bir yaşamdır. Önceden bu sonucu görebilen insana, zorluklar sıkıcı gelmeyecek, ve hatta geleceğin “iyi ve güzel” yaşamına akıl yolu ile ulaşma düşünce ve inancı, bu zorlu süreci bile normal bir zaman gibi geçirebilme gücünü verecektir. Aklın yolu, kimi zaman zor olsa da, her zaman “en iyi” olandır. Unutulmamalıdır ki, zorlu yollar hep güzelliklere gider. Laboratuvarlarda yıllarını geçiren, kendi öz yaşamını tüm insanlığın yararı için bir tarafa iten, geleceğin dünyasında insanlar daha iyi ve sorunsuz yaşasınlar diye tüm kendi hazlarından vazgeçen araştırmacı bilim adamlarını düşünürsek, sanırım konuyu çok daha iyi anlayabiliriz. Koşulları, gününü en iyi şekilde yaşamaya, keyfini sürmeye, zevklerini yaşamaya elverdiği halde, tüm bunları bir tarafa bırakarak, “madem ki düşünebiliyorum, madem ki aklım ve gücüm var...” iç sorgulamalarıyla tüm özel yaşamını insanlığa adayan “yüce” ve “erdemli” insanlar için “akılsız” ya da “deli” demek olası mıdır? Duygularının etkisi altında kalarak, duygusal dünyasına “köle” ve “oyuncak robot” olan zavallı insanlar için belki de bu erdemlere sahip olmak bir deliliktir, kimbilir! Ama tabii ki böylesi erdemler, her insanın kolaylıkla yapamayacağı seçim zorluklarıdır. Akıl her zaman iyi’ye götürmüştür insanları, gelecekte de böyle olmaya devam edecektir.

Akıl içimizde ama varlığı hep dışımızda

Akıl insanın içinde olsa da varlığını hep dışarıda gösterir.
Aklın merkezi kabul edilegelen beyin ve düşünce mekanizması, insanın içindedir ama her sonucu insanın dışındadır; dış yaşamını doğrudan etkiler. İnsanın iç dünyası zaten hep kendisiyle, düşünceleriyle savaşım halindedir: neden öyle yaptın, neden böyle yapmadın, öyle yapsaydın, böyle yapsaydın... sorgulamaları aslında içimizde hep vardır. Ama bunları sadece biz biliriz, diğer insanlar bu iç sorgulamalardan habersizdirler. Ancak, bu sorgulamalar, bizim yaşam biçimimiz ve eylemlerimiz ile ilgili olduğu zaman ve bizler de dünyada tekbaşımıza yaşamadığımıza göre, her düşünsel eylemimizin sonucu, en azından bir kişiyi de olsa etkileyecek ve aklımızı kullanıp kullanmama durumlarında ortaya çıkan her sonucun varlık yeri bizim dışımızdaki bir dünya olacaktır. Evet, o dünyanın içinde biz de varızdır, ama yaşam, eylemsel olarak bizim dışımızda var olduğundan, aklımızın her doğrusu ya da her yanlışı sadece bizi değil, çevremizi de etkilemiş olacaktır. Aklı kullanmanın – ya da kullanmamanın - sonuçlarını hep dışımızda görür ve tanık oluruz.

Akıl ve doğruluk

İnsan yaşamının doğruluğu, aklın kullanılabilme oranıyla doğru orantılıdır.
Doğru düşünmenin akıl ile bağı ve aklın doğruya götürme gerçekliğinin tartışılırlığı üzerine düşünelim biraz. Doğru düşünme her zaman aklın ürünü müdür, yoksa akıl bir tarafa konularak(!) da doğru düşünmek olası mıdır? Temel yorumda, sanki tümüyle örtüşen bir durum değil gibi görünse de, konunun detaylarına girildikçe, akıl ile doğru düşünme arasında ciddi bir bağ olduğu ortaya çıkar. Doğruluk, sorgulamalarla ulaşılan bir olgudur. Akıl da sorgulamanın ürünü olduğuna göre, “akıl (sorgulama) doğruya götürür” tezi kendiliğinden ortaya çıkar. Sürekli olarak yaşamı ve olayları sorgulayan bir insan, her zaman doğru ve güzel sonuçlar elde edememiş olsa bile, en azından bu sorgulamalar ve aklını kullanma çabaları ile, “daha kötü”den kaçınmış ve korunmuş olacaktır. Çünkü sorgulanmayan her eylem, insanı (ve hatta kimi zaman tüm insanları) kötü sonuçlara götürmüştür, götürmektedir. Doğruyu bulmak ve doğru olanı yaşamak için aklın kullanılması, gerçekçi sorgulamaların yapılması mutlak zorunluluktur. Yüzyıllar öncesinin “derin düşünce” kaynaklarında: “Hiç akıl etmez misiniz?” “Hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” soruları ile insanları sorgulamalara zorlayan deyişler, hep insanı doğruya yöneltme çabası içeren fikir ve eylemler olmuşlardır. Bu tür aklın kullanılmasına yönelik her düşünce tohumu, o gün değilse bile bir gün, mutlaka tüm insanlar tarafından doğru anlaşılacak ve sonuçta, iyi’ye ve güzel’e ancak doğru düşünce ile ulaşılabileceği anlaşılacaktır. Akıl ile doğruluk kavramları bir “anlamlı bütün”ün ayrışmaz parçalarıdır. “Doğru olmayan akıl” ya da “akıl dışı bir doğru” düşünülebilir mi? Her doğru mutlaka aklın ürünüdür ve her zaman akıl, doğrular yaratmak ve üretmek için çalışır, bunun için vardır, var olmuştır. Aklın varlığı ne denli tartışmasız bir gerçek ise, doğru olan her şeyin de akıldan kaynaklandığı bir o kadar tartışılmaz gerçektir. Ama yine de her konu gibi, bu akıl – doğruluk bağıntısı da tartışılacaktır.

Aklın gücü

Bir de “akıl gücü” vardır. Aklın varlığından başka, bir de var olan aklın gücünün olması önemlidir. Güçsüz bir akıl, insanı doğruya götürmede yetersiz kalır, hakemlik görevini tam olarak yerine getiremez. Aklın gücü; bireyin “akıllıca” olduğuna inandığı bir karar ya da eylemi, çevresel negatif etkenlerden etkilenmeyerek, uygulama güç ve kararlılığına sahip olunmasıdır. Uygulanamayan akıl kararlarının zaten hiç bir hükmü de olmaz, hükümsüz kararlar ise anlamsızdır. Aklın gösterdiği yoldan gidebilmek, aklın gücünün var ve anlamlı olduğunu gösterir. Akıl gücü ile zeka, biribirleriyle içiçe iki kavramdır ve yakın ilişkilidir ama tamamen farklıdır. Zeka, insanın düşünme, akıl yürütme, objektif gerçekleri algılama, yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. Akıl ise düşünme, anlama ve kavrama gücüdür: akıl güç’tür, zeka yetenektir. Güçsüz bir yetenekten söz bile edilemez. Zeka, aklın bölümlerinden sadece bir tanesi olabilir ancak. Araştırmacı yazar Mehmet Sağlam, akıl ve zeka konusunda şöyle der: Zeka, beyinin öğrenme, çözüm üretme, bilinenlerden yararlanarak bilinmeyenleri ortaya çıkarma gücüdür. Akıl ise; zeka, düşünme, kavrama, irade gibi beyinsel faaliyetlerin tümünü kapsayan bir kavramdır. Aklın ne olduğunu anlamak için, önce güçlerini tanımamız gerekir. Anlama, anlatma, eşleme, analiz, sentez, bellek, düşleme, sayı, sonuçlama, gözlem, sezgi, kavrama, tepki, kararlılık, uyum, esneklik, konsantre olabilme, organize, insiyatif, tavır, özgüven, liderlik, üretkenlik, yaratıcılık, etkileyebilme, etkilenme gibi aklın bütün bu özelliklerini geliştirebilmiş olduğumuz oranda akıllı sayılırız(5). Bu özelliklerin geliştirilebilmesi, insana doğuştan verilen “akıl” tohumunun azami özenle yeşertilmesine ve ürünlerine sahip olabilmemize bağlıdır.

Peki ya delilik?

Akıl’dan söz ederken “delilik” kavramına değinmemek olamaz! Delilik, bilinen anlamından çok daha farklı olarak da algılanır ve kullanılır bazı durumlarda. Aklını kaybeden kimseye “deli” deniyor, ancak bilinmesi gerekir ki, çok akıllı olan insanlara da deli yakıştırması yapılabiliyor. Dahilik ile delilik arasında çok ince bir sınır vardır. Bu sınır, çevremizde yaşayan insanların “akıllı olmak” ile “deli olmak” konularında, gerçek anlamda ne bildiklerine bağlıdır. Kendimizi ve çevremizdeki insanları ve onlarla ilşkilerimizin ne denli “akılcı” ya da “akıl dışı” olduğunu bir düşünelim; kendi ilişkilerimizin temel doğruları bile bizi gerçekleri anlamaya götürecektir.

Erasmus şöyle der: İnsan kendinden nefret ederken birini sevebilir mi, kendi kalbi ile barışık olmazsa başkalarıyla iyi geçinebilir mi, kendi varlığından canı sıkkın ve yorgun ise, çevresine hoşluk getirebilir mi? Bu soruların hepsine evet’le cevap vermek için, deliliğin kendinden daha deli olmak gerekir. Genellikle “ana”dan daha çok “üvey ana” olan doğa, bütün insanlara, ve özellikle biraz bilgelik sahibi olanlara, ellerinde olanlara karşı isteksizlik göstermeyi, olmayana hayran olmayı emreden talihsiz bir eğilim vermiştir. Bu uğursuz eğilim, yaşamın tüm yararlarını, tüm güzelliklerini, tüm çekiciliklerini bozar, son olarak yaşamı da tümden yokeder. İnsanın her yaptığından memnun olmasından, kendine hayran olmasından daha delice bir şey olur mu? Ama itiraf ediniz ki, ömrünüzde yaptığınız güzel ve hoş ne varsa, bunları deliliğe borçlusunuz. İnsanın, ne ise onu olmaktan memnun olması, sahip olduğu şeylerle yetinmesi, mutluluğun en büyük bölümüdür(6).

Dostoyevski der ki, insanın aklı çoğaldıkça, can sıkıntısı artar. “Akıl” tohumcuğundan elde ettiğiniz ürünün bolluğu, bu ürünü kullanma zorunluluğunu doğurur. Çok şey bilip de bildiklerini hiç konuş-a-mayan bir insan, durumun zorluğunu açıklayabilir belki. Platon’un dediği gibi, yaşama yön veren ve düzenleyen akıl olursa, insan kendisini hep güçlü bulur. İnsanın kendisini güçlü bulması, aklı bilinç zorlamasıyla karşılaştırabilir. Ancak düşünülmesi gerekir ki, akılın bilinç göstergesi, bireyin kendisine içsel ve çevresine toplumsal sorgulamalarıyla katkısıdır. Bu, iç dünyamızda ve çevremizde yapacağımız bilinçli ve akılcı sorgulamalarımız, bizi, aklımızı kullanarak doğru ve güzel olana, belki de “yaşam bilgeliği”ne götürecektir.

Aklımızı doğru kullanarak varabileceğimiz “yaşam”, “en iyi”ye en yakın olandır.


Mahmut özturan
Kasım/2008

Kaynakça:
(1) Aristoteles / Nikomakhos’a Etik
(2) Seneca / Ruh Dinginliği Üzerine
(3) Descartes / Yöntem Üzerine Söylem
(4) A. Kojeve / Hegel Felsefesine Giriş
(5) Mehmet Sağlam / Genetik Geçmişimiz ve Geleceğimiz
(6) Erasmus / Deliliğe Övgü

© 2010 felsefem.net. Sitedeki yazılar, 5846 sayılı T.C. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması altındadır, izinsiz kullanılamaz.