B
A R I Ş
Barış’a
giden yol çalılıktan geçer; yeter ki çalıların arkasında
net güzellikler görülebilsin!
Tanım
Uyum, karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile oluşturulan
ortam.
Barışın
Önemi
İnsanlığın varoluşundan buyana hep gereksinim duydukları,
genelde oluşumu için hep düşünsel ya da eylemsel uğraşısı
içinde oldukları en büyük olgu “barış” olmuştur. Bunun
önemini ve değerini yadsıyan hiçbir akılcı düşünce
ya da birey görülmemiştir. Herodotos, “Kimse savaşı
barışa yeğleyecek denli duygusuz değildir” der. Hangi
düşünce sistematiğinde olursa olsun, her birey ya
da düşünce sistemi, barış kavramının/olgusunun varlığına
ve gerçekliğine inanmış ve fakat bunun olası olup
olmadığını hep tartışagelmişlerdir. Hep önemine inanılmıştır.
Gerekleri yerine getirilmeye çalışılmış ve ancak sistem
analizleri boyutunda doğal düşünsel farklılıklar,
akılcı ve objektivist yaklaşım ve algılamaların yetersizlikleri
nedeniyle her zaman pozitif sonuçlara ulaşılamamıştır.
Bugünlere dek olumlu, başarılı bir barış sonucuna
ulaşılamamasının tek nedeni, bireylerin barışın önemine
inanmamış ya da inanmıyor olmaları değil; uygulamalardaki
yorum ve algılama farklılıkları olmuştur. Akılcı ve
düşünebilen bir insanın çıkıp da barışın gereksizliği
ya da önemsizliğini savladığı görülmemiştir, bu olası
da değildir. Bireysel düşünce ve yaklaşımlarda gereğine
ve önemine tartışmasız inanılan barış, bireyler ötesi
– bireyler üstü, toplumsal ya da kitlesel iletişim
ve ilişkilerde, anlayış ve yorum farklılığı ile çıkar
çatışmaları nedenlerinden tüm dünyaya savaşlar yaşatmış
ve yaşatmaktadır. Bireyler ve halklar arasında sorun
olmayan ilişkiler, yönetimlerin sorunlu düşünce sistemlerinin
çıkarcı yaklaşımları barışı çıkmaza sürüklemektedir.
Barışın
İlkeleri
Barışın temel ilkesi “insan sevgisi”dir, genel anlamda
tüm insanları, insanlığı sevebilmektir, kendi türüne
saygı duyabilmektir. Sevgi, saygı, karşılıklı çıkarlara
ve haklara değer vermek, insanlığın temel evrensel
değerlerini tartışmamak, barış koşullarını oluşturan
ögelerdir. İnsanı insan olduğu için sevebilen, haklarına
ve değerlerine saygı duyabilen toplumların anlaşmazlık
yaşaması zordur. Ancak yönetimler söz konusu olduğunda,
iş bu denli kolay olamamaktadır. Bireylerin haklarını
savunan bir devlet –bireyler üstü bir güç- varken,
devletlerin haklarını savunan, yaptırım gücü olan
devletler üstü bir kurumun eksikliği yaşanır çoğu
zaman. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1900’lü yıllarda
kurulan BM, kuruluş amaçlarına çoğu zaman ulaşamamaktadır.
Zaten ciddi bir analiz yapılırsa, BM’in bile kuruluş
sistematiğinde güçlü ülkelerin bir hegemonyası hemen
göze çarpar. Ülkelerde demokrasi tartışmasız kabul
edilip savunulurken, devletlerarası bir üst kurum
olan BM’in oluşum sistematiğinde demokratik niteliği
tartışmalıdır: güçlülerin görüş ve yorumları değerlidir:
onların “veto” hakları vardır çünkü.. İşte, barışın
bireyler ötesi ve hatta devletler üstü bir gücün varlığını
gerekli kılması ve bunun başarıyla yürütülememesi,
gerçek barışın varlığını ve yaşama geçirilmesini zorlaştırmaktadır.
Bireyler arasında barışın temel ilkesi olarak alınan
“sevgi ve haklara saygı” koşulu, devletlerarası çarpık
ilişkiler nedeniyle zorluklar yaşatmaktadır insanlara!
Bu, devletlerin yönetimlerinin, kendi çıkarlarını
her türlü ilke ve hakların üzerinde görmelerinden;
ilkesizliklerindendir. Barışın sağlanması, ülke yönetimlerinin
barışın ilkelerine inanmaları ve saygı duymalarıyla
olasıdır ancak.
Barış
Felsefesi
Hegel’e göre, bireylerin üstünde devletin bulunması
bir toplumda düzeni güvence altında tutarken, devletlerin
üstünde bir devlet bulunmaması, uluslararası anlaşmazlıkları
zorunlu kılar. Ayrıca Hegel, güçlü devlet-güçsüz devlet
ayırımını da kaçınılmaz bulur. Tarihin her döneminde
üstün devletler olmuştur, bunlar güçlerini diğerlerine
benimsetmişlerdir. Nietzsche de aynı şekilde savaşı
bir zorunluluk olarak görür. Hatta Hegel’den daha
da ileriye giderek onu bir gereklilik diye belirler;
savaş yaratıcı, yenileyici, arıtıcıdır. Bu yüzden
barış, onun gözünde savaşa geçiş yeri olarak önemlidir:
“ Barışı yeni savaşların aracı olarak sevmelisiniz,
uzun sürmüş barıştan çok kısa barışı istemelisiniz.”
J.Giraudoux ise barışı “iki savaş arasındaki kesinti”
olarak tanımlar. Sürekli barışı tasarlayanlar da vardır.
Bunların başında Kant gelir. Kant, “Sürekli Barış
Tasarısı”nda, yetkin barışın koşullarını araştırır
ve bu yolda yetkin bir siyasal kurumun oluşturulmasını
öngörür, bu durum devletlerin ilişkilerini düzenleyecek
bir kurum olacaktır. Böylesi bir bağlaşma, bireyleri
dünya yurttaşı kılacaktır. Kant, devlet adamlarının
yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm ülkeleri düşündüğü
bir evrensel uzlaşma düzeni tasarlar. Platon ise toplumsal
barışın kaynağını, bireyin iç derinliğinde görür.
Bir toplumun barış içinde olması da ekonomik düzene
dayalı iç dinginlikle ilgilidir. Yoksulluk, ordunun
çok güçlenmesi ya da güçsüz düşmesi toplumları savaş
tehlikesiyle yüz yüze getirir. (FS/AT)
Barış Etiği
Çevre etiğinin, ama çoğunlukla temel ilkesi “adalet”
olan siyasal etiğin kapsamı içine giren ve “haklı”
amaçları gerçekleştirmenin aracı olarak görülen, savaşı
ve silahı yasaklayan uygulamalı etik türü(PFS). İnsanoğlunun
doğayla uyum içinde, doğayla barışık yaşamasının önkoşulunun
öncelikle insanların kendi aralarında huzuru sağlamalarında
olduğunu savunan, her türden silahı ve savaşı hor
görüp insan haklarına dayalı bir adalet anlayışından
yana olan, öncülüğünü biricik amaçları “dünya barışı”nı
kurmak olan Çevreciler ile Yeşiller’in yaptığı uygulamalı
etik dalına “barış etiği” adı verilmektedir(FS/SEU).
Böylesine evrensel ve yüce bir görüşün belirli bir
grup ya da gruplara maledilmiş olması acıdır, buna
tüm insanlığın sahip çıkması gerekir. Tüm insanlığın
yararına olduğu tartışılamayan bir görüş ya da düşünce,
evrensel bir değere sahip olmalı ve tüm insanlık tarafından
saygı gösterilmeli, değer verilmelidir. “İnsan haklarına
dayalı bir adalet anlayışı”ndan yana olmamak bir insanlık
suçu, insanlık ayıbı olmalıdır. Genel dünya düzeninde
bir evrensel barışın hakim olması, kimi zaman insana
bir dünya devletinin varlığını, hatta bazen zorunluluğunu
düşündürtür. Ancak bunun oluşumunun zorlu ve sancılı
olacağı da açıktır. Dünya çapına aynı düzeyde yayılmış
genel bir barışı ancak tek bir dünya devletinin getirebileceğine
yönelik bir düşünce bağlamında kimi başka düşünürler
mantıksal olanaksızlıklardan daha çok böyle bir durumun
yaşama geçirilmesinin önündeki pratik güçlükler üzerine
yoğunlaşmaktadırlar. Kant için, tek bir dünya devleti
ussal bakımdan kavranabilir bir düşüncedir ama despotizm
yoluyla gerisin geriye anarşiye götürmesi de bir o
kadar kaçınılmazdır. Hobbs’a göre ise, tek bir dünya
devleti düşüncesi, kavranması olanaklı olmakla birlikte
bütünüyle gereksizdir; çünkü barış halini koruyup
sürdürmek için gereken güvenlik ortamını sağlamak,
ayrı ayrı devletlere bölünmüş daha küçük ölçekli toplumsal
düzenlerde çok daha kolaydır. Nitekim Hobbs’un gözünde,
egemen devletler arasında varolan doğal durum, toplumsal
düzenin olmadığı ortamda bireyler arasında varolan
doğal durumdan hiç de daha kötü değildir. Ancak, tartışmasız
doğru bir şey varsa, o da, düşünülebilecek her türden
yasal düzenin, ancak kendi egemenliği altında yaşayan
bireylerin öznelliklerini, buna bağlı olarak da insanların
temel hak ve özgürlüklerini tanıyarak barışı kurup
güvence altına alabileceğidir.
Franz
Alt, “yüreğin geri dönüşü”nde şöyle yaklaşır konuya:
Anlayış ve zihniyetlerimizi kökünden değiştirmek,
maddeci insanı değil, gerçek insanı amaçlayan bir
geri dönüşü gerçekleştirmek şarttır. Bu geri dönüşü
herkes gerçekleştirmek durumundadır. Gerçek barışa
zemin hazırlamak için bireyin şu soruyu kendisine
sorarak ilk adımı atması gerekmektedir: “Benden korkan
ve benim de kendisinden korktuğum öteki’nin bu duyguyu
yenmesini nasıl sağlayabilirim?” Kendimi düşmandan
nasıl koruyacağım sorusu, artık başlıca derdimiz olmaktan
çıkmalıdır. Asıl sorumuz, düşmanımı kendimden nasıl
korurum olmalı. Bu da akıllıca düşman sevgisi demektir.
Barışa ancak ahlaki açıdan kendimizi üstün görmeyi
bir yana bırakırsak yakınlaşabiliriz. Şimdiye kadarki
siyasal etiğimizin geniş ölçüde parmağımızla hep öteki’nin
içindeki kötüyü unuttuğumuz bir işaret parmağı etiği
olduğunu görmek zorundayız(ETG).
Birey
– Barış İlişkisi
Barış, bireyin iç dünyasında başlar, başlamalıdır.
Kendi iç dünyası sorunlarla dolu, her basit konuyu
kendisine kolaylıkla sorun yapabilen bireylerin barışı
anlayabilmesi, algılayabilmesi, yaşayabilmesi olanaksızdır.
Bireyin kendi öznel dünyasında yaşadıkları, kendi
içsel değerlerini oluşturur. Bu değerleri, çevresiyle
olan tüm ilişkilerini birincil önemle etkiler. Aslında
tümel yaşamın gerektirdiği tüm barış koşullarını değerlendirmenin
temelinde bireylerin eğitim süreci ve bu süreç içerisinde
ve sonunda oluşturdukları gizli iç dünyaları vardır.
İnsanların iç dünyalarında, evrensel temel değerlerle
barışı yaşamaları genel barışın temel koşuludur. Her
şey önce insanın içinde, içsel değerlerinin oluşumunda
başlar. Olgunluğunu bir türlü tamamlayamamış insanların,
herhangi bir şekilde değişik yönetim kademelerinde
görev almaya başlamasıyla, sorun, bireysellikten kurumlara
geçer ki, bu, kurumların barışı yaşayamaması demek
olur. Bu tür insanların, kurumların, daha sonra da
genel yönetimlerin; ülke yönetimlerinin başına geçmesi
demek ise, dünya barışının, evrensel barışın yokluğuna
gidiş demek olacaktır. Yakın tarihe ve hatta günümüze
bir bakalım: yaşanan her türden barış dışı süreçler,
barışı kişiliğine, benliğine sindirememiş insanların
yönetimlerde yer almalarından kaynaklanmaktadır hep!
Anlaşmazlıkların temel nedeni, barışı sağlayabilmek
için savaş karşıtı düşünceyle bir şekilde anlaşabilmenin
yollarını yeterince sorgulayıp araştıramamaktan, düşünememekten
kaynaklanmaktadır.
Aydın
– Toplum İlişkisi
İnsanların düşünce sistemlerinde, düşünce sistematiğinde
etkisi olabilecek görüş ve düşüncelerin, insanlara
açılırken, aktarılırken dikkatli olunması gerektir.
Edilen bir tek sözün kimi zaman ne denli olumsuz sonuçlar
doğurabileceğini önceden düşünebilmek gerekir. Temelde
her ne kadar her görüşe ve düşünceye saygı duymak
gerekse de, evrensel değerlere hizmet etmeyen, uygar
dünyanın varlığına katkıda bulunmayan nitelikteki
düşünce ve görüşlere saygılı olunmak gerekse de, değer
verilebilmesi her zaman olanaklı olamamaktadır. Sözü
söyleyene değil, söylenenlerin içeriğine bakılmalıdır.
“Şu kişi söylemişse saygı duyulmalı ve değer verilmeli”
gibi bir görüşün ne denli tutarlı olduğu her zaman
tartışmalıdır. Belirli bir konuda saygın ve değerli
düşünceleri olan bir aydının, her konuda tüm söyledikleri
–söyleyecekleri aynı önem ve değeri taşımayabilecektir
doğal olarak.. Düşünen insan, her duyduğunu ve okuduğunu,
objektif ve gerçekçi akıl süzgecinden geçirmek zorundadır;
aksi durum “körükörüne inanmak” olacaktır. Savaşsız
bir dünyanın var olamayacağını düşünen ve bunu savunan
bir düşünür, aydın ya da herhangi bir insanın kimliği
ne olursa olsun, evrensel varlık ve uygar dünya düzeni
adına, bu insanlara saygı duymak ve değer vermek cidden
zor olacaktır. İnsan bazen de şüpheye bile düşebilmektedir
bu tür insanların gerçekten ne denli çağdaş ya da
uygar oldukları hakkında! Evet, savaş hep vardı, günümüzde
de var, ama bu, hep de olacaktır anlamına gelmez.
Bir insan ömrüne sığdırılamamış barış süreci, tümel
yaşamda da bunun olamayacağını düşündüremez insana.
Bu kısır bir düşünce sistemi, yeterince ince ve derin
düşünememek olacaktır.
Barışın
Düşünsel Analizi
Antik dönem düşünürlerinden beri hep iki düşünce var
olmuştur barışın varlığıyla ilgili: birincisi, dünyada
barışın kesinlikle var olamayacağı; ikincisi ise,
bir gün mutlaka var olacağını ve bunun için gayret
edilmesi gerektiğidir. Dünyada barışın kesinlikle
var olamayacağını, hatta gereksizliğini savlamak,
tümüyle ümitsizlik ve hatta iyimserlikten yoksunluktur..
Uygar ve akılcı bir insanın ümit ve iyimserlikle dolu
olması gerekir. Geçmişte yaşanan olumsuzluklar, savaşlar,
kavgalar ne denli çok olsa da, akılcı insanı karamsarlığa
götüremez. Geçmişin tüm anlaşmazlıkları, eğitimle
varılan evrensel uygarlık değerleriyle, insan haklarına
saygının tartışmasız kabulüyle, genelde tüm insanları
–yüzeysel ve bilinçsiz olsa da- barışı isteyen, barışı
savunan bir güzel noktaya getirmiştir. Uygar ve çağdaş
düşünce sistemini savundukları halde, savaşsız bir
dünyanın olanaksız olduğunu savlayan düşünürlerin,
yazarların, aydınların –belki de bilinçsizce(!)- savaşı
savunanlardan yana olduklarını düşündürtüyor insana!
Uygar ve barışçı bir dünyanın savunulması, insanların
kimlikleriyle değil, hizmet ettikleri görüş ve anlayışla
anlaşılabilir. Böylelikle de kimin barıştan, kimin
kavgadan yana olduğu netlik kazanır! İki görüşün savunucularının
bir ortak noktada buluşabilmeleri olasıdır aslında!
Savaş durumunun hep süreceğine inanan ve savunan insanlar,
iyimserlik çizgisine yaklaşabilirler, güzelliklerin
içsel değerlerine temel olabilmesini sağlayabilirlerse,
bir noktada buluşulabilecektir. Çünkü barışın gereğine
inanmak, inanabilmek gerektir öncelikle.
Politika
ve Barış
Politikacılar da birer insan.. Her insan gibi onların
da iç değerleri, iç dinamikleri ve bilinçaltları vardır.
Olgunlaşma sürecini tamamlayabilmiş insan, bilinçaltından,
bilinçaltının etkisinde kalmaktan kendisini kurtarabilmiş
insandır. Dünya genelinde tüm politikacılara bakın,
çoğunlukla kavgacı kişiliklerle karşılaşırsınız. Çünkü
uysal, sakin, barışcıl insanlar –bilinen güncel nitelikli-
politikayı yapamazlar. Kavgacı kişilik üzerine kurulan
bir politika; yönetim süreci ve yaşamı, gelecekte
ne denli barış getirebilir insanlığa? Bernard Shaw,
“Dünyada barışı sağlamak isterseniz, politikacıları
öldürün elverir, halklar birbiriyle anlaşır” der.
Bu da olası olmadığına ve demokrasilerde politikacılar
temel öge olduğuna göre, iş, sonuçta yine tümüyle
bireysel eğitime kalmaktadır. Bunu başarmak belki
bir kuşakla olası değildir ama yıllar, hatta yüzyıllar
sürecek bir planlı ve inançlı çalışma, kuşaklarboyu
sürecek bir yoğunlaşmayla gerçek ve sürekli barışın
elde edilmesi hiç de zor olmayacaktır. Bireysel çabalarımızın
sonucunu görebilmeyi düşünmek ise çok fazla basitlik
olacaktır. Bir yanda insan yaşamına sığacak hedefler;
öte yanda da yüzyıllar sonrası için hedeflenen çalışmalar,
projeler vardır! Sonraki kuşaklara düşünsel tohumlar
bırakabilmenin büyük ve yüce bir erdem olduğu unutulmamalıdır.
Yalnızca tikel yaşamlar dikkate alınarak yapılacak
her girişim, hiçbir evrensel değer taşımayacak ve
uygar dünyanın yapılanmasına hiçbir katkıda bulunmayacaktır.
Gerçek pozitivizmi düşünebilme yetisine sahip politikacıların
yönetimlerde yer alması barışın temel hedefidir. Yanlış
ve negativist kişilikli politikacıların ülke yönetimlerinde
yer alması, dünya genelini hep savaşlara gebe kılacaktır.
Olgunluğunu tamamlayamamış, bilinçaltının etkisinden
ve yaptırımlarından kurtulamamış, kendi iç sorgulamalarını
yapamayan ve henüz kendi içsel değerlerini oluşturamamış
insanların politikanın üst düzeylerinde yer almaları,
onları seçenlerin sorumluluğudur. Yanlış insanlar
hep var olmuştur ve hep var olacaktır. Bu tür insanların
işbaşına getirilmemeleri için toplum bilinci ciddi
önem taşır. Toplumu oluşturan her bireyin sorumluluğu
maksimum düzeyde evrenseldir. Tüm insanlara barışın
temelini oluşturan bu sorumlulukları, bunun ulusal
ve uluslararası önemi ile evrensel boyutları düşünenler
tarafından yorulmadan, usanmadan anlatılmalı, anımsatılmalı,
eğitilmeli ve doğru düşünceye, doğru düşünmeye yönlendirilmelidirler.
Barışın Yaşama Geçirilmesi
Barış, insanlar arasında tüm ikili ilişkilerin temelini
oluşturmalıdır. Bu da ancak gerçekçi ve objektivist
bir eğitimle olasıdır. Sorunsuz bireylerin yetiştirilebildiği
bir dünyada barış bir adım mesafede olacaktır. İnsanlık
sevgisinin yerleşmediği, haklara saygı duyulmadığı,
paylaşım bozukluklarının yaşandığı bir dünyada barıştan
söz etmek zordur. Sevgi ve insanlik haklarına saygı,
barışın temel ilkesi olarak tüm bilinçlere köklü bir
şekilde yerleşebilmelidir. Bireysel boyutta barışın
varlığı ilk ve temel aşamadır, ancak evrensel barışın
oluşumunda bu, öncül gereksinim ve ön koşul olmakla
birlikte birbaşına yeterli olamaz. Evrensel düzende
barışın yaşama geçirilebilmesi, devlet yönetiminde
bulunan-bulunacak bireylerin, eksiksiz her birinin,
barışın temel ilkesinin etkin olduğu bireysel bilince
sahip olmalarına bağlıdır. Çoğu kez halklar arasında
sorunlar bulunmamasına rağmen, sorunlu yöneticilerin
ürettikleri bireysel-ulusal çıkar kökenli yapay sorunlarla
ülkeler arasında sözde/yüzeysel anlaşmazlıklar yaratılmakta
ve çözümsüzlük çabalarıyla tüm insanlara ve hatta
insanlığa evrensel barış karşıtı bir dünya yaşatmaktadırlar.
Bunun tek çözümü, barış karşıtı ve kavgacı yapılı
yanlış insanların yönetim kadrolarına getirilmemeleridir
ki bu da ancak devletlerin yapılanmasında insancıl,
akılcı, gerçekçi ve objektivist bir kuruluş ve çalışma
sistematiğinin oluşturulması ve de en önemlisi toplumun
bilinçlenmesiyle olasıdır.
Dünya
Liderlerinden Barış Mesajları
Birleşmiş Milletler tarafından 6-8 Eylül 2000 tarihinde
NewYork’da düzenlenen ve dünya ülkelerinin liderlerini
buluşturan “Binyıl Zirvesi”nden bazı liderlerin barışla
ilgili düşünceleri:
W.J. Clinton/ABD:
“İnsanlık tarihinin en kanlı savaşları artık başka
bir yüzyıla aittir. Yepyeni bir başlangıç için bir
şansımız var. Bu şansı barış için yakalayabilir miyiz?
Cevap keşfedilmek için beklemiyor, yapacaklarımızın
kuvvetiyle yaratılmayı bekliyor. Tarih bizim için
okuduklarımızdır. Ama çocuklarımız için bizim yaptıklarımızdır.”
J. Chirac/Fransa:
“İnsanlığa, insanlığın şerefine ve insan haklarına
hizmet edecek bir 21. yüzyıl ahlak anlayışına hayat
vermeliyiz. Bu ahlaki mücadele, diğer bütün barış
ve demokrasi kavgalarının üstündedir. Barış, çünkü
barış bizim insanlarımızın en değerli varlığıdır.
Müşterek Nükleer Testlerin Men Edilmesi Anlaşması’nın
ve biyolojik ve balistik ve küçük silahlar üzerine
yapılacak yeni pazarlıkların evrensel onayı ile atomik
silahların kısıtlanması ve silahsızlanmayı sağlamak
için durmaksızın daha büyük çabalarla kuvvetlendirilmesi
gereken bir barış!”
G. Schröder/Almanya:
“Politik ve ekonomik yönden önemli ülkeler, Güvenlik
Konseyi’nin alacağı kararlara katılmazlarsa küresel
barışın korunması için başarı beklentilerini devam
ettiremezler. İnsan haklarının korunması ve kuvvetlendirilmesi
öncelikle ele alınmalıdır. İnsan haklarının etkili
bir şekilde korunması, barış ve düzen için önemli
bir önkoşuldur.”
V.V. Putin/Rusya:
“Tüm kültürlerin ve geleneklerin zenginliğine güvenerek
barış, düzen ve refah yolunda ilerlemeliyiz. 21. yüzyılda
bize, ulusların kendini ifade etme hakkı ve özgürlüğü,
asıl sorunların çözümünde önceden tanınmış yaklaşımlara
eklenmek suretiyle devam edecektir. Uluslararası ilişkilerde
demokrasi demek, dünya uygarlıklarının çeşitliliğinin
bilincine varılması demektir.”
F. Castro Ruz/Küba:
“Egemenlik, sahip olduğu kuvvetle herşeye kendi kendine
karar veren, hegemonik bir süper gücün yolsuz ve adaletsiz
düzenine feda edilemez. İnsan kaderine kılavuzluk
edecek gerçekten adil ve mantıklı kurallara ulaşmak
hayali birçoklarına ulaşılmaz gelebilir. Ama yine
de, imkansız olan için verilecek mücadelenin, bugün
bizi biraraya getiren bu kurumun ibaresi olması gerektiği
kanaatindeyiz.”
J. Zemın/Çin:
“Bir diğerinin özgürlüğüne ve egemenliğine saygı duymak,
dünya barışının korunması için gereklidir. Ülkeler
şu beş kurala uymadıkça barış içinde yaşayamayacaklardır:
egemenliğe ve toprak bütünlüğüne müşterek saygı, müşterek
saldırmazlık, karşılıklı olarak birbirinin içişlerine
karışmamak, eşitlik ve müşterek çıkarlar, barış içinde
birlikte yer almak ve BM Sözleşmesi’nin amaç ve kurallarına
sıkıca bağlı olmak.”
T.D. Luong/Vietnam:
“Bugün barış ve gelişim birbiriyle bağlantılıdır.
Sadece barış ve düzen yoluyla gelişim üzerinde yoğunlaşabiliriz,
yine aynı şekilde gelişim olmadan, yoksulluk silinmeden
ve adalet sağlanmadan herhangi bir ülkede, bölgede
veya dünyada barış ve düzen sağlanamayacaktır.”
A.P. Cabrera/Guetamala:
“Ülkemizde 40 yıl süren iç ve dış savaşlardan sonra
diyalogun, silahlardan çok daha kuvvetli olduğunu;
saygının ise çatışmaların en büyük engeli olduğunu
öğrendik.”
A.N. Sezer/Türkiye:
“Halkın iradesine güvenmeyi ve ona saygı göstermeyi
herşeyin üstünde tutacak en önemli değer olarak görmekteyiz.
Diğer değerler yalnız bu kaynaktan doğabilirler ve
hukuk devleti de ancak böyle egemen kılınabilir..
Uluslarımızın arasında giderek artan karşılıklı bağımlılık
bir zayıflık değil, bir zorunluluk olup, bu süreci
besleyen evrensel değerleri gözetmemiz gerekmektedir.
Bu hedeflere ise ancak ortak emellerimizi yansıtmaları
durumunda ve gerekli uluslararası işbirliği sağlandığında
varılabilir.”
Barışın
temel ilkesi düzendir.
İnsanlığın
barış içinde yaşaması, tümel evrensel varlığın varlık
koşuludur.
Barış,
ancak, bireylerin tüm yaşamlarında barışı gerçek boyutuyla
düşünüp
varlık boyutuyla algılayabildiğinde gerçekleşebilecektir.
Bireylerin
tikel yaşamlarında sahip oldukları pozitif değerlerin
gücü
tümel barışı oluşturacak en önemli etkendir.
Kendi
içsel değerlerinin gücüyle bireysel iç huzurunu elde
edemeyen bireyin,
tümel barışı algılaması olanaksızdır.
Kendi
olumsuzluklarının bilincine varıp, objektif irdelemesini
yapamayan insanların barışı yaşaması zordur.
.......
Mahmut
Özturan
Ekim, 2002
|