Ç
A L I Ş M A K
Çalışma
sevgisi, insana güzellikler yaşatabilecek bir güçtür.
Çalışmak;
bir şeyi oluşturmak ya da ortaya çıkarmak için emek
harcamak - İşe yarar durumda olmak - Bir şeyi yapmak
için gereken çarelere başvurmak, o şeyi gerçekleştirmek
için kendini zorlamak, çaba harcamak - Bir şeyi öğrenmek
ya da yapmak için emek vermek.
İlk
insan, yaşayabilmek için bilinçli ya da bilinçsiz,
öylesine yeri eşelemekten tutun da, en zor uğraşlara
kadar hep birşeyler yapagelmiştir. Tüm bu yaptıkları
bir aktivite ve uğraşı olmuştur kendisi için ama,
yapılan her aktivitenin temel hedefi eğer birşeyler
üretme ya da birşeylere ulaşmak amaçlı olmuş ise,
bu, daha farklı bir nitelik kazanmış ve sıradan yeri
eşelemek basitliğinden kurtularak, birşeyler üretme
ya da yaratma yüceliğine dönüşmüştür ki, buna “çalışmak”
denmiştir.
Çalışma
her zaman insana birşeyler kazandırmış ya da bir yerlere
götürmüştür, nesnel ya da düşünsel, farketmez! Çalışmanın
genelde nesnel boyutu düşünülür, çünkü o hep yaşanır.
Yaşam için gereksinim duyulan her şey: beslenmek,
giyinmek vb gibi gereksinimlerimiz varlığımız ve varlığımızın
sürekliliği için temel zorunluluklar olduğundan, çalışma
dendiğinde, bu tür nesnel gereksinimlerimizin karşılanabilmesi
amaçlı uğraşlar akla gelir öncelikle. Ama insanı birey
yapan en büyük özelliklerinden “düşünme”si ise, çok
daha farklı ve zor bir açısıdır yaşamının; çalışmalarının.
İnsanın
düşünsel anlamdaki çalışmaları, tüm üretimlerinin
temelini oluşturur aslında! Nesnel gereksinimlerimizin
karşılanabilmesi de bir anlamda düşünsel çalışmalarımızın
ürünüdür.Bir proje üzerinde çalışmanın nesnel boyutu
gelecekle ilgilidir ama o an için düşünsel bir çalışma
statüsüne sahiptir.
Bilinen
ilk insandan beri yaşam, çalışmayla bir anlam kazanmıştır,
kazanabilmiştir. Gerek düşünsel, gerekse bedensel
tüm çalışmalardan uzak bir yaşam düşünülemez. Yaşamında
çalışmayla tanışmamış bir insan da düşünülemez! Oranı
ve boyutu ne olursa olsun, çalışma, yaşama anlam kazandıran
bir öge olmuştur hep. İnsanlığın her anlamda sahip
olduğu her, ama her şey, çalışmanın ürünüdür. Bir
insan, çalışma yaşamının ne denli içindeyse; ne denli
üretici ise, o denli yaşam doludur ve yaşamı anlamlıdır.
Çalışma ve bunun sonucu olarak üretimden uzak bir
insanın tümel yaşamdaki yokluğu, genel anlamda insanlık
için bir eksiklik oluşturmayacaktır. Varlığı ve üretimi
ise, kesinlikle bir katkı, bir değer olacaktır. Her
birey, kendi yaşamını irdeler ve çalışma yaşamının
neresinde olduğunun bilinciyle; çalışmayı ne denli
sevdiğini, ne denli çalışkan olduğunu, ne denli üretici
olduğunu düşünürse, objektif bir değerlendirmeyle
kolaylıkla anlayacak, kendi yerini saptayabilecektir.
İnsan
niçin çalışmaya gereksinim duyar diye kendimize soralım...
Diğer canlılar gibi doğumdan sonra belirli bir yaşa
kadar ailesinin yanında olduğunu ve genel değerlendirmeyle(!)
18 yaşını esas alalım ve 18 yaşına kadar ailesinin
yanında, onların (anne-babasının) bakımında olduğunu
düşünelim. (Aslında bu yaş, insanlar dışında pek çok
canlıda ergenlik dönemidir.) 18 yaşına kadar her türlü
gereksinimi ailesi tarafından karşılanan bir insanı,
18 yaşında hiçbir şeye sahip olmayan bir konumda doğaya
veya sokağa bırakalım. İlk gereksinimi doğaldır ki
beslenme olacaktır. Bunu isteyecek ve çaba göstermek
zorunda kalacaktır. Çevresini, genel yaşamı ve diğer
insanları görüp incelediğinde, kısa zamanda durumu,
yaşamın koşullarını öğrenecektir : öncelikle yaşamı
ve çevresini yorumlarken düşünecek, irdeleyecek ve
analizler yapacaktır. Bu “düşünme-analiz-irdeleme”ler,
hep birer çalışma olacaktır. Düşünsel çalışmalar yerini
daha sonra bedensel çalışmaya bırakacaktır. Düşünen
akılcı insan, çalışmanın, yaşamın temel ve zorunlu
bir koşulu olduğunu er geç öğrenecek, anlayacaktır.
İşte, yaşamda bireylerin sahip oldukları güzelliklerin
boyutları ve varlıkları, bireylerin bu gerçeği: çalışmanın,
yaşamın temel ve zorunlu bir koşulu olduğu gerçeğini
öğrenme sürecinin, ne denli kısa zamanda yaşandığı
ve öğrenildiği ile doğrudan orantılıdır.
Çünkü
çalışmanın temel bir koşul ve zorunluluk olduğunu
18 yaşında anlayan bir bireyin genel yaşamı içerisinde
çalışmalarının sonucu olarak sahip olacağı güzellikler
ve artılar ile, bu yaşam gerçeğini 30-40’lı yaşlarda
anlayabilmiş bir bireyin yaşamında sahip olabileceği
güzellikler çok daha sınırlı ve zorlu olacaktır. Tüm
bunlar bireylerin yaşamı, çalışmayı ve bunların önemini
ne denli erkenden öğrenmiş olduklarına bağlıdır.
Buraya
kadar çalışmanın bireyle doğrudan ya da dolaylı ilişkisini
irdelemeye çalıştık. Şimdi de “çalışma”yı, bireyler
ötesi; yani tümel yaşam boyutuyla ele alalım. Bireyin
çalışma olgusuna uzaklığı (ya da yakınlığı..) bir
anlamda genel yaşamın, yani toplumun çalışma yaşamıyla
ilişkisini ortaya koyar. İnsanların çalışma yaşamında
kimi zaman tümüyle bireysel; kimi zaman da toplu çalışma
bilincinin oluşması ve gelişmesi insanlığı, içinde
bulunduğu evrensel uygarlık noktasının çok ötelerine
götürebilmeye yetmiştir. “Birlikten kuvvet doğar”
deyişini burada anımsamak yerinde olacaktır. Birlikte
çalışmalar, daha güçlü ve daha verimli üretime götürmüştür
hep insanları. Tümel yaşamda, insanlık için çok daha
ciddi örgütlü üretimlerle gelecek için kalıcı güzellik
temelleri: artılar gerçekleştirmişlerdir. İnsanın
bireysel çalışmaları, ancak kendi temel bireysel gereksinimlerini
karşılayabilmek amaçlı olabilmektedir. Ancak, düşünsel
anlamda daha geniş açılımlı, diğer tüm insanlığın
yararına çalışmalar yapabilmeli, düşünsel üretimlerde
de bulunabilmelidir. Ama nesnel çalışma boyutundaki
çabaları çoğunlukla bireysel amaçlı olmaktadır. Birlikte
ve planlı-programlı yapılan çalışmalardır ki insanlığı,
dolayısiyle tümel yaşamı uygarlaştırabilmişlerdir.
Tümel yaşama katkı sağlayabilen verimli çalışmalar,
genellikle bireysel güç ve kapasitelerin birleştirilmesiyle
sağlanan “birlik güçlü” çalışmalardır. Tam burada,
“bir elin nesi; iki elin sesi” deyişini anımsamak
ve düşünmek yerinde olacaktır. Bireylerin birşeyleri
üretmeyi başarması; önce düşünme, sonra çalışma ve
çabalarını daha ileri boyutlara taşımaları da yardımlaşma
bilincinin kökleşmesiyle olasıdır ancak!
Çalışmayı
“hareket etmek” olarak da düşünebiliriz. Çünkü her
çalışmanın içinde bir hareket, bir eylem vardır. Hareketlilik-eylemlilik
“canlılık göstergesi” ise, hareketsizlik de “cansızlık
: yaşamın yokluğu”nun göstergesi olacaktır. Çalışma
yaşam ise; çalışmama, çalışmayı sevmeme, tembellik,
asalaklık : “yaşamamak” ve bunun sonucu olarak bir
anlamda “ölüm”dür. Bilimsel bir gerçeğe değinmek yerinde
olacaktır: Her nesnenin moleküler yapısının atom düzeneğindeki
döngü hareketleri sonucunda, o nesnenin varlığı ancak
olasıdır. Çalışmak, - ya da hareketlilik - yaşamın
ta kendisidir. Nasıl yaşamak için çalışmaya zorunlu
isek, çalışmak için de yaşamak zorundayızdır(!). Zaten
insanlar, bir bakış açısıyla; “yaşamak için çalışanlar”
ile “çalışmak için yaşayanlar” diye de gruplandırılabilmektedir.
Bu tür bakış açıları konuyu açmazlara sürüklese de,
üzerinde düşünmeye değerdir. Çalışmaya ilgi ve gereksinim
duymayan insan için yaşamın bir anlamı ve değeri de
olamayacaktır.
Çalışmanın
düşünsel boyutunu irdeleyelim. Tikel ve tümel tüm
yaşamlarda, insan eylemlerinin tümü düşünsel temellidir.
Altyapısında düşünce olmayan hiç bir eylemden olumlu
ve verimli bir sonuç alınması olanaksız olmakta ve
hatta bu türden eylemler kaoslara yol açmaktadır.
Çünkü düşünsel aktiviteler, insanı ve yaşamı olumlu
ve verimli sonuçlara götürebiliyorsa, ancak o zaman
olumlu bir nitelik kazanacaktır. Düşünmeden yapılan
bir işten – bir eylemden olumlu bir sonuç beklemek,
şans oyunu oynamak gibi akılcılıktan ve tutarlılıktan
uzak, geleceği raslantılara, kaoslara bırakmak olacaktır.
Aslında düşünmenin kendisi de bir eylem türü; çalışmanın
bir başka boyutu değil midir zaten? Yaşamın herhangi
bir eylemsel boyutunu irdelediğimizde, temel altyapısında
“düşünce” ile karşılaşmamak olası değildir. Çünkü
yaşamın kendisi bile bir düşünmenin ürünüdür. Bu görüşe
çok farklı yorum ve açılımlar getirilebilecektir.
Yaşamın temeli düşünmek midir; yoksa düşünmenin temeli
yaşam mı? Yaşam olmadan düşünme olası mı? Varlığı
yorumlama inanç ve iddialarına göre yanıtlar da değişecektir.
Ancak, bizim tartışageldiğimiz konuyu anımsarsak,
“çalışma” kökenli her hareket, her eylemin temelinde
düşüncenin, düşünmelerin varlığının kesinliği, yaşamdaki
her hareketlilik ve aktivasyon olgusunun düşünsel
boyutunun varlığına götürecektir bizleri. Her olgu
için geçerli olan “düşünsel boyut”, yaşamın en önemli
ögelerinden olan “çalışma” için de doğal sonuç olarak
geçerlidir. Bir olgunun düşünsel evresinin bilincinde
olmamak, olamamak ya da yok saymak, o olguyu yadsımak
olacaktır ki, bu bir anlamda yaşamın kendisini yadsımak,
yok saymak olacaktır!
Çalışma’nın
“düşünme gücü”ne katkısı vardır. Çalışan, çalışmayı
seven insan, öncelikle yaşamı seviyor demekir. Bir
başka yaklaşımla; yaşamı, yaşamayı seven insan, çalışmanın
gerekliliğinin bilinciyle; çalışmanın, yaşamı sevmenin
temel zorunluluklarından birisi olduğunu bilecek,
anlayacak ve tüm bunları bir bütün olarak belleğinde,
düşüncelerinde yoğurup bileşkesini aldığı zaman yaşamın
gerçekler boyutunu kavramaya, algılamaya başlayacaktır.
Bu boyut, akılcı ve düşünen bir insan için, yaşamı
sevmekten başka bir alternatifin olmadığı, yaşamı
sevmenin de hemen beraberinde “çalışma” istek zorunluluğunu
getirdiğinin anlaşılması boyutudur. Çalışmanın sevilmesi
durumunda, bu çalışma sevgisi insana amaçlar yaratacak,
yarattığı amaçlara ulaşmanın ve sonrasının analizlerini
yaparken bolca derin düşüncelere dalacak ve ileri
aşamalarda oluşacak “düşünme sevgisi” insanı, amaçlarının
nesnel boyutundan düşünsel boyutuna taşıyacaktır:
İşte çalışmanın, çalışma sevgisinin “düşünme gücü”ne
katkısı; işte çalışma’nın yaşama, yaşama sevgisine
artılar kazandırması; işte insanın kimi kaoslarda
bile düşünce gücüyle doğruyu ve gerçeği bulabilme
gücü!..
Düşünmenin
de “çalışma gücü”ne katkısı vardır. Nasıl ki insan,
çalışmayı sevmesiyledüşünme gücüne katkılarda bulunabiliyorsa,
bununkarşıtını da düşünmek olasıdır. Olumlu ve verimli
düşünme, insanın çalışma gücüne ciddi katkılarda bulunacaktır.
Olumlu ve verimli düşünme gücüne sahip olan birey,
bu gücünün sayesinde, çalışma’nın gerekliliğini bir
gün kavrayacak ve bunun sonucu olarak, kendisinde
“çalışma sevgisi” oluşabilecektir. Düşünme gücünün
varlığı ve verimliliği, kendisini yaşamın her alanında
bir şekilde, bir gün mutlaka gösterecektir. Çünkü
olumlu ve verimli düşünme gücü, insanların sahip olabileceği
en büyük güçtür. Bu gücün varlığı, bireyleri yaşamı
doğru algılamaya götürecektir. Bütün bunların sonucunda,
kendisiyle barışık olma temel koşuluna da bağlı olarak
birey, yaşamı ve yaşamak için gerekli en temel zorunluluk
olan “çalışma”yı sevecek, çalışacak ve yaşamın güzelliklerine
yönelecektir.
Yaşamın
güzelliklerine ulaşmak ve güzellikler yaşamak,
nesnel yaşamı, yaşamın temeli olmaktan kurtarabilme
koşuluna bağlıdır.
Çalışmayı
sevmenin ve çalışmaya istekli olmanın bireyleri yaşamın
güzelliklerine götüreceği gerçeğinin varlığına karşın;
çalışmaya istekli olmayan, çalışmayı sevmeyen bir
insanın yaşamı ise kaos olacaktır. Böylesi bireylerin
düşünmekten de uzak olabileceğini var saymak – öngörmek,
onların yaşamlarında çok büyük zorlukların var olacağına
ve bunların, (düşünmesi bile çok acıdır ki) gelecekte
zorluklar yaşayacağının göstergesi ve hatta kanıtı
olacaktır.
Düzenli,
planlı ve akılcı bir çalışma,
insana yaşamındaki olası tüm güzellikleri yaşatabilecek
bir güçtür.
Döngü
varsa enerji vardır; enerji varsa hareket vardır,
hareket varsa, ancak o zaman varlık olasıdır.
Yaşam
enerjinin, enerji çalışmanın ürünüdür.
Bir
amacı olan insan düşünmeye,
Düşünen çalışmaya,
Çalışan üretmeye,
Üreten paylaşmaya,
Paylaşan sevgiye,
Seven insan, insana gereksinim duyar.
Mahmut
Özturan
Ekim, 2003
|