D
O Ğ R U L U K
Doğru olmak, iyi insan olabilmenin asgari koşuludur.
Tanım ve açıklamalar
Doğru: doğru ve dürüst olma durumu, doğru olana yakışır
davranış, dürüstlük, adalet. Doğruculuk: doğruyu söyleyen
kimsenin öz belirtisi, niteliği. Bir insanın söz ve
eylemleriyle kanı ve inançlarının, düşünüşünün uyuşması.
Bir insanın kendi kendisiyle uyum içinde oluşu. Özü,
sözü bir olan kimsenin durumu.(1) Felsefe, doğruluğu
arama çabasıdır. Doğruluk, inançların, düşüncelerin,
kuramların, öğretilerin, önermelerin ve varlığın bir
niteliğidir. Felsefeci, tek tek doğruları değil, “doğruluk”u,
yani doğruluk niteliğinin doğasını araştırırlar. Felsefe
için önemli olan neyin doğru olduğu değil, doğruluğun
ne olduğudur. Felsefede doğruluk nedir sorusuna iki
ayrı açıdan, bilgikuramsal ve varlıkbilgisel açıdan
yaklaşılır. Bilgikuramsal yaklaşıma göre doğruluk,
bilgi etkinliğinin temel kavramlarından biridir. Bilgikuramında
doğruluk, önermelerin, kuramların ve benzerlerinin
bir niteliğidir ve varlığını varolana ilişkin bir
bildirimde bulunan özneye borçludur. Varlıkbilgisel,
yani varlığa ilişkin doğruluk ise, varlıksal doğruluğu
varlığın kendi özüne ya da ideasına uygun düşmesi
olarak tanımlar ve bu doğruluğun varlığını, varlığın
kendisine borçlu olduğunu savunur. Felsefede doğruluğun
bir uygunluk mu, tutarlılık mı, uylaşım ya da işlerlik
mi olduğu tartışılagelmektedir.(2) Bilme ediminin
sonucu olan ürünlere epistemolojik bakımdan biçilen
değer: Bir önerme, inanç, düşünce ya da kanaatin,
bazı temellere ya da ölçütlere göre veya bağlı olarak
sahip olduğu özellik veya doğru olma özelliği.(3)
''Epistemelojik'' olarak doğruluk, bilgi etkinliğinin
temel bir kavramıdır ve bilgiyi bilgi olmayan biçimlerden
ayırmak üzere kullanılır. Doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir
olan bilgi düzleminde ele alınır. Doğruluk, doğrulanabilir
bilginin kuramsal ifadesidir. Buna göre doğruluk varolana
dair bildirimde bulunan özneyle birlikte mümkündür.
Özne-nesne ilişkisi bağlamında yer alan ve öznenin
nesneyi bilişinin niteligini belirten bir kategoridir.
''Ontolojik'' doğruluk kavramı ise, doğruluğu varlığın
özüyle özdeş olma hali olarak ele almak anlamına gelir.
Burada bilginin doğruluğunun bir özne-nesne ilişkisi
sorunu değil ''varlığın özüyle'' ilgili olduğu varsayılır.
“zor
ve güzel”
İnsan yaşamı, zor gibi görünen pek çok güzelliklerle
doludur. İnsanların yaşadıkları deneyimler ve bu deneyimlerin
doğruluğu ölçüsünde yaşanan eylemlere zorluk ya da
kolaylık yakıştırmaları, benzetmeleri yapılır. Aslında
zorluk ve kolaylıklar, bireylerin sahip oldukları
içsel dinamiklerine bağlıdır. Yapısı ve iç dinamikleri
savaşım ve gerçekleri doğru algılama yetisinden mahrum
insanlar, çok az bir mücadeleyle üstesinden gelebileceği
herhangi bir olguya hemen “zor” yakıştırması yapacak
ve bununla aslında kendi güçsüzlüğünü, zayıflığını
bir anlamda kabullenmiş olacaktır. Zor, tümüyle bireylerin
içsel yapılarının güçlülük ya da zayıfluklarına göre
göreceli bir kavramdır ve asla mutlak bir anlama,
mutlak bir doğruluğa ve kesinliğe, gerçekliğe sahip
değildir. İnsanlar, yaşamlarında karşılaştıkları veya
yaşadıkları çeşitli eylemlere göre yaşamı zor ya da
kolay olarak algılamış olacaklardır. Genel anlamıyla,
zor olgular güçlükle elde edilir olarak inanılır ve
zor’un sonucu sanki güzel olmayan gibi düşünülür..
Burada kavram karmaşası yaşanır aslında.. Çoğu zaman
zor’un sonucu, zorluklarla ulaşılan çoğu hedef, güzeldir.
Zaten kolaylıkla elde edilenin değeri de bilinmediği
gibi, basit olarak düşünülür ve algılanır. Oysa pek
çok yaşanmış deneyimlerde görülmüş ve sıklıkla tanık
olunmuştur ki, zor olan şeyler, genelde insanları
güzelliklere götürür ve zor olanın sonucu pek çok
zamanlarda negatif değil, tümüyle pozitif bir olgudur,
yani “güzel”dir. Zor ve güzel olan eylemler, olgular,
kavramlar ise, evrensel temel değer yargılarına göre
bir değerdirler, “doğruluk” gibi.
Doğruluğun
Güzelliği
Doğruluk gibi evrensel kabul görmüş temel değerler,
genel anlamlarıyla doğal olarak güzel, pozitif bir
kavram olarak kabul edilirler. Genel yaşamda ve genel
söylemlerde her insan, temel değerleri böylece pozitif
olarak kabul eder ve öyle olduğuna da inanır; inanıldığı
belirtilir, vurgulanır, savlanır. Doğruluk da bu temel
değerlerden olduğu için basitçe günlük yaşamlarımızda
“öylesine söylemler”de doğruluğun erdemliliği, yüceliği
sıklıkla belirtilir. Ama, her ne kadar, her zaman
bireylerin yaşamlarında eylemselliğe dökülemese de,
her birey buna temelde inandığını ve bunun erdemliliğini
ve yüceliğini belirtir. Her evrensel temel değer gibi,
doğruluk da pozitif içeriklidir ve doğal olarak da
doğruluğun güzelliğine her zaman inanılır. Ama kimi
zaman, doğru olmaktan, doğruyu söylemekten, doğru
karar vermekten, doğru işlem yapmaktan, doğru bir
yaşam sürmekten dolayı bazılarımızın yaşamlarında
bazı zorluklar yaşamış olmaları da olasıdır. Böylesi
doğruluk sonucu yaşanmış -az da olsa- sıkıntı ve zorluklar
nedeniyle kimi insanlar, yaşananları akıllıca irdeleyememekten
kaynaklanan öfke ile, sanki “doğruluk karşıtı” gibi
bir tutum gösterebilir ve bunu davranış olarak sergileyebilirler.
Bu tür yaşananlar, tümüyle bireyseldir ve asla genelleştirilemezler.
Çünkü pozitif değerlere sahip kavramlar, bireylerin
yanlış okumalarıyla farklı bir anlama dönüştürülemezler.
Örneğin, “ben doğru söyledim, başıma şunlar geldi..”
ya da “ben doğru karar verdim ama uygulamada başım
çok ağrıdı, doğru kararımdan dolayı sıkıntılar yaşadım,
bundan dolayı da bundan sonra artık hiç kimseye...
doğru olmayacağım... iyilik yapmayacağım!” gibi düşünceler
tümüyle bireysel oldukları içindir ki, genel anlamda
değer olan kavramların pozitif niteliklerine herhangi
bir negatif anlam yükleyemezler...
Doğruluğun
Zorluğu
Doğruluğu savunan insanlar çoğunlukta olsalar da,
çoğunlukta olmak yetmediği için, güçlü olmak ve doğruluk
için savaşım vermek de zorundadırlar. Doğruluğu savunan
ve buna inanan insanlar, doğru olmalarının sonucunda
yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle inançlarından vazgeçmezler.
Bu tutum, bu insanların iç dinamiklerinin ve bu değerlere
olan inançlarının güçlülüğüne bağlıdır. Güzel kavramlara
ulaşmak, güzellikleri elde etmek, güzelliklerle yaşamak
kolay değildir. Doğruluk güzel ise, güzele ulaşmak
zor ise ve savaşım gerektiriyorsa, doğru olmak zordur.
Doğruluğu yaşam biçimi haline getirmek, yaşamının
her evresinde doğru olmaya çalışmak, doğruluğu savunmak
ve doğruluk için savaşım vermek zordur, bu şekilde
yaşayan insanların yaşamları zorluklarla doludur.
Burada insan düşününce, sanki konuda bir paradoks
yaşıyor gibi olur: doğruluk güzel ise, ve bir insan
doğru olmayı yaşamına temel ilke olarak alıyor veya
almak istiyorsa, nasıl olur da böylesi bir değeri
yaşamına geçirmeye çalışan bir insan, doğruluğundan
dolayı sıkıntı yaşar? İnsan buna inanmakta, bunu algılamakta
zorluk çeker. Ama maalesef, temel değerlere inanan
insanlar her ne kadar -gerçekte- çoğunlukta iseler
de, genelde hep sessiz ve mücadele etmez niteliktedirler.
Savaşım gücü olmayan bir yüce kavrama sahip insanların
zorluklar yaşaması da çok olağan olarak kabul edilmektedir.
Temelde her insan bunun yanlışlığına inansa da, gerçek
yaşam göstergeleri maalesef acımasız gerçekleri göstermektedir.
Doğru
Olmanın Ağırlığı
Doğru olmak güzel ve zor ise, bunun bir ağırlığı da
olacaktır; doğruluğa inanan ve bunu yaşamına hakim
kılmak isteyen insan üzerinde, ve hatta kimi zaman
da kendisi dışındaki diğer tüm insanlar üzerinde..
Doğru olmak, doğru olana, olmayanlara göre birtakım
ciddi değerler, özellikler, nitelikler katar. Doğru
olan, sahip olduğu içsel değerlerinin yüceliği ile
ötekilerden, doğru olmayanlardan daha “değerli” bir
nitelik kazanır. Bu sahip olunan değer ya da değerler,
bu bireye bir ağırlık; sahip olduğu değerin bir ağırlığını
verecektir. Doğruluk, “değer olma” niteliğinden başka,
bir de herkesin taşıyamayacağı “öznel değer” niteliğinden
dolayı “ağır” bir özellik katacaktır taşıyanına! Çünkü,
her evrensel değer, ulaşması ve yaşama geçirilmesi
zor olduğu ve içsel değerlerinin zayıflığı ve iç dinamiklerinin
yetersizliği olan insanların taşıyamayacağı bir yük
olduğu için, taşıyamamayanın bilemeyeceği bir ağırlığa
sahiptir. Buradaki ağırlık, değer olan her kavramın
soyut ağırlığıdır ve taşıyanına zorluklar dahi yaşatabilir.
Doğru
Olmanın Hafifliği
Doğru olmak bir değerdir ve her değere sahip olmanın,
sahip olana verdiği bir “hafiflik” de vardır. Buradaki
hafiflik, ağırlık bölümünde değindiğim gibi, sahip
olmayanın bilemeyeceği, bir tatlılık; bir güzellik
hafifliğidir! Bir değere sahip olmanın verdiği, vereceği
hafiflik, rahatlatıcı bir hafifliktir: doğruluk dışında
bir yaşamı olmadığı için, düşünsel dünyasında ve iç
tartışmalarında kendisini rahatsız eden, uykusunu
kaçıran, herhangi bir olumsuzluk yaşamadığı için,
canını sıkan bir iç nitelik ve özelliğe de sahip olmadığından,
iç dünyası, içsel değerleme analiz yapılanmaları kendisine
bir zorluk oluşturmadığı için hafiftir, iç dünyasında
da yükü yoktur, düşüncelerinde de hafiftir, yükü yoktur
ve sonuç olarak sahip olduğu bu değer, doğruluk, kendisine
bir rahatlık, yaşamın kolaylığı anlamında bir hafiflik
vermiş, kazandırmış olacaktır.
Nesnel
Doğruluk
Doğruluk kavramını salt nesnel boyutuyla anlayan ve
algılayan insanların, temel değerlerden uzak bir dünyada
yaşıyor olmaları, gerçek anlamda, gerçek yaşama zorluklar
getirmektedir. Evet, tabii ki “nesnel doğruluk” da
her koşulda savunulacak bir olgudur. Ama, doğruluğun
yalnızca “nesnel” boyutuyla işlenmesi olanaksızdır.
Yaşamın temeline “nesnel yaşam”ı koyan bir düşünce
sistematiğinin, yaşamın gerçeklerinin ciddi bir bölümünü
görmezlikten geldiği açıktır. Yaşamın nesnel boyutunda;
almak, satmak, ölçmek, tartmak gibi eylemlerimizde
doğru olmayı savunurken, diğer yanda, gerek kendimizle
ve gerekse diğer insanlarla olan “duygusal” ve “düşünsel”
içerikli iletişim, ilişki, değerlendirme ve yargılamalarımızda
da gerçek anlamıyla objektif olabilmeyi, “doğru” olabilmeyi,
“doğruluğa” tam anlamıyla inanmayı ve savunmayı becermek
zorundayız. Her fırsatta, her ortamda düşünsel özgürlüğün
savunulduğu bir dünyada, “öteki”nin bize benzemeyen
düşünsel ve duygusal tercihlerini yeterince incelemeden,
dinlemeden, araştırmadan, salt bizim bireysel (ya
da kimi zaman grupsal!) düşünce, tercih, inanç ve
genel yaşam şablonlarımıza uymadığından “doğru olmadığını”
savlamakla, bir anlamda “öteki”ne haksızlık etmiş
olacak ve belki de bu tutumumuzla biz “doğru”luktan
uzaklaşmış olacağız.
Düşünsel
Doğruluk
Düşünsel anlamda doğru olmak, doğruluktan yana olmak
gerektiğine inanır ve bunu her koşulda savlarız. Bunu
bir yaşam ve inanç biçimi olarak gerek kendi benliğimize
ve gerekse tüm yaşamımıza temel alabilmemiz gerekir.
Nesnel doğruluk kurallarına uyulması biraz daha kolay
gibidir genelde. Çünkü bazen çevremiz, bazen de kurallar
ve yasalar nesnel doğruluğa uymamızı zorunlu kılar.
Ama düşünsel doğruluğumuzu kontrol eden veya düzenleyen
bir çevresel ya da yasal zorunluluk pek yok gibidir,
var olanların ise bireysel yaşamların düşünsel boyutlarını
etkileyebilecek güçte olabilmeleri zordur. Bu nedenle,
bireylerin iç dünyalarında, inanç ve düşünce sistematiklerinde
temel aldıkları düşünsel güç ve dinamiklerin doğrudan
yana yapılanmaları, tümüyle o bireyin varlık yapısının
“doğru”dan yana olup olmaması ile doğrudan ilgili
ve bağımlıdır. Genelde her insanın düşünce dünyasına
temel olan pek çok değerler vardır. Bu “içsel değerler
dünyası” her insanın tüm yaşam biçimini, düşünce ve
davranışlarını doğrudan etkisi altında tutar. Kendisine
ve çevresine yararlı bireylerden oluşacak bir dünya
için, her zaman düşünsel doğruluktan yana olan, doğrularını
sorgulayabilen ve “gerçek doğru”nun ne olduğunu, ve
ne olamayacağını öğrenen ve buna inanan; yaşamının
her evresinde bunu açıkça sergileyen, doğru düşünen
bilinçli bireylerin sayılarının artması bir toplumsal
ve yaşamsal gereksinimdir.
Objektif
Doğruluk Sorgulamaları
Bireylerin hem nesnel, hem de düşünsel doğruluktan
yana olmaları, buna gerçekten inanmaları ve bunları
yaşamlarına temel almaları yeterli gibi görünse de,
tüm bu doğru ve güzelliklerin “gerçek anlamda” doğruluk
olup olmadıklarının ciddi anlamda sorgulanması gerekir.
Yeterince sorgulanmadan, araştırılmadan, incelenmeden,
derin ve detay analizleri yapılmadan, bir “şey”in
doğru olup olmadığı anlaşılamaz. Özellikle henüz olgunlaşmasını
tamamlamamış insanlarda, ki bu asla yaş ile ilgili
değildir, neyin “doğruluk” olduğunun ve neyin olmadığının
bilincinde olunması zordur. Çünkü olgunlaşmasını henüz
tamamlamamış bireyler, yeterli ve gerçekçi sorgulama
ve analizleri yapamazlar. Bu konuda en büyük sorunları
bu bireylerle yaşarız. Bu insanlar, özellikle yeni-genç
dönemlerinde, her şeyin en iyisini ve en doğrusunu
bildiklerini çok rahatlıkla söyleyebilmektedirler.
Bu gruptaki yeni-gençler ile, orta yaşları geçmesine
rağmen, 40’lı yaşlarda bile, gerek genetik olarak,
gerekse çevresel etkenlerle olgunlaşmanın çok öncesini
yaşayan bireyler, objektif olarak yaşamlarını gerçek
anlamda sorgulayamadıklarından, aslında daha da kötüsü,
buna gerek bile duymadıklarından, düşünsel doğruluğa
çok uzaktırlar. Öncelikle eğitilmesi gereken bireyler
bunlardır ve bu tür bireyler hem kendileri, hem aileleri
ve hem de yaşadıkları toplum için ciddi bir sorundurlar.
Öznenin
kendisine karşı doğru olabilme savaşımı
Genelde bizler doğru olmayı ya da doğruluğu öncelikle
ötekiler için düşünürüz. Konu “doğruluk” gibi erdemler
söz konusu olduğunda kendimizi “gerçekçi ve objektif”
değerlendirme kapsamından çıkarır ve pek çok ciddi
yanlışlarımızı görmezlikten gelebiliriz. Kendimiz
için yapamadıklarımızı, başkalarına çok rahat uygulama
gücünü buluruz kendimizde! İşte gerçek anlamda “erdemli”
olabilme savaşımı budur! Bireylerin kendi içsel değerlerini
doğru bir şekilde yorumlamaları ve yanlış olanlar
varsa bunları değiştirme çabası içinde olmaları gerekir.
Bunun için, bireylerin kendilerine karşı dürüst olmaları,
olabilmeleri gerekir. Bu zorlu bir savaşımdır. İnsanların,
karşılarında duran bir “şey” ile savaşmaları kolaydır,
çünkü hasım karşısındadır. Ama konu kendisi ve kendi
iç dünyası, doğruları ve değerleri olduğunda, kısacası
özne kendisiyle savaşmak zorunda kaldığında, gerçek
anlamda “güçlü” olup olmadığını anlayacaktır. Gerçek
anlamda güçlü olan, öncelikle kendi içsel değerleri
ve doğruları ile hesaplaşabilen, acımasız sorgulama
ve analizlerle kendisine karşı savaşabilendir. Bu
savaşımın zorluğunun nedeni, bireyin, bu savaşı kaybetmesi
durumunda, kaybedenin kendisi olacağının bilincinde
ve ayırdında olmasındandır.
Doğruluk
göreceli olamaz!
Hep “doğru olmak” veya “doğruluk” diyoruz da, bu kavramların
ne olduklarının ve ne olmadıklarının öncelikle iyi
anlaşılması gerekir. Böylesi erdem olan kavramların
bireye göre değişebilirliği asla düşünülemez. Çünkü
bireyelere göre değişebilen bir kavramın “erdem” olması
olanaksızdır. Her bireyin doğruları, kendisine göre,
kendi içsel değerlerine göre değil, evrensel kabul
görmüş temel değerlere göre önem ve anlam kazanır.
Aksi durumda, herkesin kendisine göre bir doğrusu
olacak ve “değerler çatışması” gibi bir de “doğrular
çatışması” yaşanacaktır. Bu nedenle, doğruluk göreceli
olamaz. Göreceli olan, kişiye göre değişebilen doğrular
ile gerçek anlamda bir “doğruluğa” ulaşılamaz. Doğruluğun
gerçekte ne olduğunun anlaşılabilmesi için, tersi
durumun da, doğru olmamanın, doğruluğa karşı durmanın
ne olduğunun da iyi bilinmesi gereklidir! Doğruluk,
insan yaşamının temiz ve boş bir sayfasıdır; yapılan
her yanlış, bu temiz sayfaya düşen bir lekedir, lekeler
çoğaldıkça da insan iyilikten uzaklaşmaya başlar.
İyilikten, güzellikten, doğruluktan uzaklaşan bireyler
ise “iyi bir insan” olarak kabul edilemezler.
Doğru
olmak, içsel mutluluğa sahip olmaktır.
Her insanın görünen ve bilinen amacı “iyi bir insan”
olmaktır. Ama, “görünen ve bilinen” amacı! İnsanların
iç dünyalarını, düşünce ve hayallerini, ideallerini
tam olarak bilmemiz ve anlamamız olası değildir. Ama
günlük yaşamlarımızda hepimiz bunun “öyle” olmadığına
pek çok kez tanık oluruz, olmuşuzdur. Kimi zaman en
yakınlarımızda bile benzer durumlara tanık olabiliyoruz.
Bizlerle ya da kendi yakın çevresiyle ilişkilerinde,
çok açık bir şekilde “doğrudan yana” olmadıklarına
tanık olduğumuz halde, konuşmalarında kendilerinin
hep doğru ve doğrudan yana olduklarını dinlemişizdir.
İyi bir insan olmanın en önemli, hatta bence asgari
koşulu doğru olmak, doğrudan yana olmak, olabilmektir.
Görünen yönleriyle, görünen dünyalarıyla değil; gerçek
iç dünyasıyla her zaman doğru ve doğrudan yana olmak,
kimi zamanlar bireylere yaşamlarını zorlaştırıyor
gibi görünse de, gerçek anlamda, tümel yaşam açısından
onlar: “doğru ve doğruluktan yana olanlar” içsel mutluluğa
sahip olanlar olacaklardır. Bu sonuç durumu, bir tek
olayın ya da yaşamın sadece sınırlı bir bölümünün
değerlendirmesiyle değil, genel anlamda yaşamlarımızın
tamamını veya büyük bir bölümünü objektif olarak değerlendirdiğimizde
anlayacağız. İşte insanın yaşamında ulaşmayı hedeflemesi
gereken en büyük olgu budur: “içsel mutluluk”.
DÜŞÜNENLERDEN:
Doğruluk,
her türlü koşullar altında meyve verir.
Schiller
İnsanlar için mutluluk umudu ancak doğrulukta vardır.
Euripides
Yalnış sonsuz şekillere girebilir, doğru ise yalnız
bir türlü olabilir.
J. J. Rousseau
Doğruluk, hayatta iyi bir namın en vefalı dostudur.
John Webster
Doğru olmak istemek ve buna gücü yetmemek kadar korkunç
bir şey yoktur.
Ebner Eschenbach
Doğruluk, kendisine yalan söylemeyenin sahip olabileceği
bir yüceliktir.
Mahmut Özturan
***
Mahmut
Özturan
Aralık, 2008
Kaynaklar:
(1) Türk Dil Kurumu Sözlüğü
(2) Felsefe Sözlüğü/Sarp Erk Ulaş
(3) Paradigma Felsefe Sözlüğü/Ahmet Cevizci
|