Mahmut Özturan ile Felsefe Sohbetleri

   FELSEFE YAZILARIM  

D O Ğ R U L U K

Doğru olmak, iyi insan olabilmenin asgari koşuludur.


Tanım ve açıklamalar

Doğru: doğru ve dürüst olma durumu, doğru olana yakışır davranış, dürüstlük, adalet. Doğruculuk: doğruyu söyleyen kimsenin öz belirtisi, niteliği. Bir insanın söz ve eylemleriyle kanı ve inançlarının, düşünüşünün uyuşması. Bir insanın kendi kendisiyle uyum içinde oluşu. Özü, sözü bir olan kimsenin durumu.(1) Felsefe, doğruluğu arama çabasıdır. Doğruluk, inançların, düşüncelerin, kuramların, öğretilerin, önermelerin ve varlığın bir niteliğidir. Felsefeci, tek tek doğruları değil, “doğruluk”u, yani doğruluk niteliğinin doğasını araştırırlar. Felsefe için önemli olan neyin doğru olduğu değil, doğruluğun ne olduğudur. Felsefede doğruluk nedir sorusuna iki ayrı açıdan, bilgikuramsal ve varlıkbilgisel açıdan yaklaşılır. Bilgikuramsal yaklaşıma göre doğruluk, bilgi etkinliğinin temel kavramlarından biridir. Bilgikuramında doğruluk, önermelerin, kuramların ve benzerlerinin bir niteliğidir ve varlığını varolana ilişkin bir bildirimde bulunan özneye borçludur. Varlıkbilgisel, yani varlığa ilişkin doğruluk ise, varlıksal doğruluğu varlığın kendi özüne ya da ideasına uygun düşmesi olarak tanımlar ve bu doğruluğun varlığını, varlığın kendisine borçlu olduğunu savunur. Felsefede doğruluğun bir uygunluk mu, tutarlılık mı, uylaşım ya da işlerlik mi olduğu tartışılagelmektedir.(2) Bilme ediminin sonucu olan ürünlere epistemolojik bakımdan biçilen değer: Bir önerme, inanç, düşünce ya da kanaatin, bazı temellere ya da ölçütlere göre veya bağlı olarak sahip olduğu özellik veya doğru olma özelliği.(3) ''Epistemelojik'' olarak doğruluk, bilgi etkinliğinin temel bir kavramıdır ve bilgiyi bilgi olmayan biçimlerden ayırmak üzere kullanılır. Doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir olan bilgi düzleminde ele alınır. Doğruluk, doğrulanabilir bilginin kuramsal ifadesidir. Buna göre doğruluk varolana dair bildirimde bulunan özneyle birlikte mümkündür. Özne-nesne ilişkisi bağlamında yer alan ve öznenin nesneyi bilişinin niteligini belirten bir kategoridir. ''Ontolojik'' doğruluk kavramı ise, doğruluğu varlığın özüyle özdeş olma hali olarak ele almak anlamına gelir. Burada bilginin doğruluğunun bir özne-nesne ilişkisi sorunu değil ''varlığın özüyle'' ilgili olduğu varsayılır.

“zor ve güzel”

İnsan yaşamı, zor gibi görünen pek çok güzelliklerle doludur. İnsanların yaşadıkları deneyimler ve bu deneyimlerin doğruluğu ölçüsünde yaşanan eylemlere zorluk ya da kolaylık yakıştırmaları, benzetmeleri yapılır. Aslında zorluk ve kolaylıklar, bireylerin sahip oldukları içsel dinamiklerine bağlıdır. Yapısı ve iç dinamikleri savaşım ve gerçekleri doğru algılama yetisinden mahrum insanlar, çok az bir mücadeleyle üstesinden gelebileceği herhangi bir olguya hemen “zor” yakıştırması yapacak ve bununla aslında kendi güçsüzlüğünü, zayıflığını bir anlamda kabullenmiş olacaktır. Zor, tümüyle bireylerin içsel yapılarının güçlülük ya da zayıfluklarına göre göreceli bir kavramdır ve asla mutlak bir anlama, mutlak bir doğruluğa ve kesinliğe, gerçekliğe sahip değildir. İnsanlar, yaşamlarında karşılaştıkları veya yaşadıkları çeşitli eylemlere göre yaşamı zor ya da kolay olarak algılamış olacaklardır. Genel anlamıyla, zor olgular güçlükle elde edilir olarak inanılır ve zor’un sonucu sanki güzel olmayan gibi düşünülür.. Burada kavram karmaşası yaşanır aslında.. Çoğu zaman zor’un sonucu, zorluklarla ulaşılan çoğu hedef, güzeldir. Zaten kolaylıkla elde edilenin değeri de bilinmediği gibi, basit olarak düşünülür ve algılanır. Oysa pek çok yaşanmış deneyimlerde görülmüş ve sıklıkla tanık olunmuştur ki, zor olan şeyler, genelde insanları güzelliklere götürür ve zor olanın sonucu pek çok zamanlarda negatif değil, tümüyle pozitif bir olgudur, yani “güzel”dir. Zor ve güzel olan eylemler, olgular, kavramlar ise, evrensel temel değer yargılarına göre bir değerdirler, “doğruluk” gibi.

Doğruluğun Güzelliği

Doğruluk gibi evrensel kabul görmüş temel değerler, genel anlamlarıyla doğal olarak güzel, pozitif bir kavram olarak kabul edilirler. Genel yaşamda ve genel söylemlerde her insan, temel değerleri böylece pozitif olarak kabul eder ve öyle olduğuna da inanır; inanıldığı belirtilir, vurgulanır, savlanır. Doğruluk da bu temel değerlerden olduğu için basitçe günlük yaşamlarımızda “öylesine söylemler”de doğruluğun erdemliliği, yüceliği sıklıkla belirtilir. Ama, her ne kadar, her zaman bireylerin yaşamlarında eylemselliğe dökülemese de, her birey buna temelde inandığını ve bunun erdemliliğini ve yüceliğini belirtir. Her evrensel temel değer gibi, doğruluk da pozitif içeriklidir ve doğal olarak da doğruluğun güzelliğine her zaman inanılır. Ama kimi zaman, doğru olmaktan, doğruyu söylemekten, doğru karar vermekten, doğru işlem yapmaktan, doğru bir yaşam sürmekten dolayı bazılarımızın yaşamlarında bazı zorluklar yaşamış olmaları da olasıdır. Böylesi doğruluk sonucu yaşanmış -az da olsa- sıkıntı ve zorluklar nedeniyle kimi insanlar, yaşananları akıllıca irdeleyememekten kaynaklanan öfke ile, sanki “doğruluk karşıtı” gibi bir tutum gösterebilir ve bunu davranış olarak sergileyebilirler. Bu tür yaşananlar, tümüyle bireyseldir ve asla genelleştirilemezler. Çünkü pozitif değerlere sahip kavramlar, bireylerin yanlış okumalarıyla farklı bir anlama dönüştürülemezler. Örneğin, “ben doğru söyledim, başıma şunlar geldi..” ya da “ben doğru karar verdim ama uygulamada başım çok ağrıdı, doğru kararımdan dolayı sıkıntılar yaşadım, bundan dolayı da bundan sonra artık hiç kimseye... doğru olmayacağım... iyilik yapmayacağım!” gibi düşünceler tümüyle bireysel oldukları içindir ki, genel anlamda değer olan kavramların pozitif niteliklerine herhangi bir negatif anlam yükleyemezler...

Doğruluğun Zorluğu

Doğruluğu savunan insanlar çoğunlukta olsalar da, çoğunlukta olmak yetmediği için, güçlü olmak ve doğruluk için savaşım vermek de zorundadırlar. Doğruluğu savunan ve buna inanan insanlar, doğru olmalarının sonucunda yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle inançlarından vazgeçmezler. Bu tutum, bu insanların iç dinamiklerinin ve bu değerlere olan inançlarının güçlülüğüne bağlıdır. Güzel kavramlara ulaşmak, güzellikleri elde etmek, güzelliklerle yaşamak kolay değildir. Doğruluk güzel ise, güzele ulaşmak zor ise ve savaşım gerektiriyorsa, doğru olmak zordur. Doğruluğu yaşam biçimi haline getirmek, yaşamının her evresinde doğru olmaya çalışmak, doğruluğu savunmak ve doğruluk için savaşım vermek zordur, bu şekilde yaşayan insanların yaşamları zorluklarla doludur. Burada insan düşününce, sanki konuda bir paradoks yaşıyor gibi olur: doğruluk güzel ise, ve bir insan doğru olmayı yaşamına temel ilke olarak alıyor veya almak istiyorsa, nasıl olur da böylesi bir değeri yaşamına geçirmeye çalışan bir insan, doğruluğundan dolayı sıkıntı yaşar? İnsan buna inanmakta, bunu algılamakta zorluk çeker. Ama maalesef, temel değerlere inanan insanlar her ne kadar -gerçekte- çoğunlukta iseler de, genelde hep sessiz ve mücadele etmez niteliktedirler. Savaşım gücü olmayan bir yüce kavrama sahip insanların zorluklar yaşaması da çok olağan olarak kabul edilmektedir. Temelde her insan bunun yanlışlığına inansa da, gerçek yaşam göstergeleri maalesef acımasız gerçekleri göstermektedir.

Doğru Olmanın Ağırlığı

Doğru olmak güzel ve zor ise, bunun bir ağırlığı da olacaktır; doğruluğa inanan ve bunu yaşamına hakim kılmak isteyen insan üzerinde, ve hatta kimi zaman da kendisi dışındaki diğer tüm insanlar üzerinde.. Doğru olmak, doğru olana, olmayanlara göre birtakım ciddi değerler, özellikler, nitelikler katar. Doğru olan, sahip olduğu içsel değerlerinin yüceliği ile ötekilerden, doğru olmayanlardan daha “değerli” bir nitelik kazanır. Bu sahip olunan değer ya da değerler, bu bireye bir ağırlık; sahip olduğu değerin bir ağırlığını verecektir. Doğruluk, “değer olma” niteliğinden başka, bir de herkesin taşıyamayacağı “öznel değer” niteliğinden dolayı “ağır” bir özellik katacaktır taşıyanına! Çünkü, her evrensel değer, ulaşması ve yaşama geçirilmesi zor olduğu ve içsel değerlerinin zayıflığı ve iç dinamiklerinin yetersizliği olan insanların taşıyamayacağı bir yük olduğu için, taşıyamamayanın bilemeyeceği bir ağırlığa sahiptir. Buradaki ağırlık, değer olan her kavramın soyut ağırlığıdır ve taşıyanına zorluklar dahi yaşatabilir.

Doğru Olmanın Hafifliği

Doğru olmak bir değerdir ve her değere sahip olmanın, sahip olana verdiği bir “hafiflik” de vardır. Buradaki hafiflik, ağırlık bölümünde değindiğim gibi, sahip olmayanın bilemeyeceği, bir tatlılık; bir güzellik hafifliğidir! Bir değere sahip olmanın verdiği, vereceği hafiflik, rahatlatıcı bir hafifliktir: doğruluk dışında bir yaşamı olmadığı için, düşünsel dünyasında ve iç tartışmalarında kendisini rahatsız eden, uykusunu kaçıran, herhangi bir olumsuzluk yaşamadığı için, canını sıkan bir iç nitelik ve özelliğe de sahip olmadığından, iç dünyası, içsel değerleme analiz yapılanmaları kendisine bir zorluk oluşturmadığı için hafiftir, iç dünyasında da yükü yoktur, düşüncelerinde de hafiftir, yükü yoktur ve sonuç olarak sahip olduğu bu değer, doğruluk, kendisine bir rahatlık, yaşamın kolaylığı anlamında bir hafiflik vermiş, kazandırmış olacaktır.

Nesnel Doğruluk

Doğruluk kavramını salt nesnel boyutuyla anlayan ve algılayan insanların, temel değerlerden uzak bir dünyada yaşıyor olmaları, gerçek anlamda, gerçek yaşama zorluklar getirmektedir. Evet, tabii ki “nesnel doğruluk” da her koşulda savunulacak bir olgudur. Ama, doğruluğun yalnızca “nesnel” boyutuyla işlenmesi olanaksızdır. Yaşamın temeline “nesnel yaşam”ı koyan bir düşünce sistematiğinin, yaşamın gerçeklerinin ciddi bir bölümünü görmezlikten geldiği açıktır. Yaşamın nesnel boyutunda; almak, satmak, ölçmek, tartmak gibi eylemlerimizde doğru olmayı savunurken, diğer yanda, gerek kendimizle ve gerekse diğer insanlarla olan “duygusal” ve “düşünsel” içerikli iletişim, ilişki, değerlendirme ve yargılamalarımızda da gerçek anlamıyla objektif olabilmeyi, “doğru” olabilmeyi, “doğruluğa” tam anlamıyla inanmayı ve savunmayı becermek zorundayız. Her fırsatta, her ortamda düşünsel özgürlüğün savunulduğu bir dünyada, “öteki”nin bize benzemeyen düşünsel ve duygusal tercihlerini yeterince incelemeden, dinlemeden, araştırmadan, salt bizim bireysel (ya da kimi zaman grupsal!) düşünce, tercih, inanç ve genel yaşam şablonlarımıza uymadığından “doğru olmadığını” savlamakla, bir anlamda “öteki”ne haksızlık etmiş olacak ve belki de bu tutumumuzla biz “doğru”luktan uzaklaşmış olacağız.

Düşünsel Doğruluk

Düşünsel anlamda doğru olmak, doğruluktan yana olmak gerektiğine inanır ve bunu her koşulda savlarız. Bunu bir yaşam ve inanç biçimi olarak gerek kendi benliğimize ve gerekse tüm yaşamımıza temel alabilmemiz gerekir. Nesnel doğruluk kurallarına uyulması biraz daha kolay gibidir genelde. Çünkü bazen çevremiz, bazen de kurallar ve yasalar nesnel doğruluğa uymamızı zorunlu kılar. Ama düşünsel doğruluğumuzu kontrol eden veya düzenleyen bir çevresel ya da yasal zorunluluk pek yok gibidir, var olanların ise bireysel yaşamların düşünsel boyutlarını etkileyebilecek güçte olabilmeleri zordur. Bu nedenle, bireylerin iç dünyalarında, inanç ve düşünce sistematiklerinde temel aldıkları düşünsel güç ve dinamiklerin doğrudan yana yapılanmaları, tümüyle o bireyin varlık yapısının “doğru”dan yana olup olmaması ile doğrudan ilgili ve bağımlıdır. Genelde her insanın düşünce dünyasına temel olan pek çok değerler vardır. Bu “içsel değerler dünyası” her insanın tüm yaşam biçimini, düşünce ve davranışlarını doğrudan etkisi altında tutar. Kendisine ve çevresine yararlı bireylerden oluşacak bir dünya için, her zaman düşünsel doğruluktan yana olan, doğrularını sorgulayabilen ve “gerçek doğru”nun ne olduğunu, ve ne olamayacağını öğrenen ve buna inanan; yaşamının her evresinde bunu açıkça sergileyen, doğru düşünen bilinçli bireylerin sayılarının artması bir toplumsal ve yaşamsal gereksinimdir.

Objektif Doğruluk Sorgulamaları

Bireylerin hem nesnel, hem de düşünsel doğruluktan yana olmaları, buna gerçekten inanmaları ve bunları yaşamlarına temel almaları yeterli gibi görünse de, tüm bu doğru ve güzelliklerin “gerçek anlamda” doğruluk olup olmadıklarının ciddi anlamda sorgulanması gerekir. Yeterince sorgulanmadan, araştırılmadan, incelenmeden, derin ve detay analizleri yapılmadan, bir “şey”in doğru olup olmadığı anlaşılamaz. Özellikle henüz olgunlaşmasını tamamlamamış insanlarda, ki bu asla yaş ile ilgili değildir, neyin “doğruluk” olduğunun ve neyin olmadığının bilincinde olunması zordur. Çünkü olgunlaşmasını henüz tamamlamamış bireyler, yeterli ve gerçekçi sorgulama ve analizleri yapamazlar. Bu konuda en büyük sorunları bu bireylerle yaşarız. Bu insanlar, özellikle yeni-genç dönemlerinde, her şeyin en iyisini ve en doğrusunu bildiklerini çok rahatlıkla söyleyebilmektedirler. Bu gruptaki yeni-gençler ile, orta yaşları geçmesine rağmen, 40’lı yaşlarda bile, gerek genetik olarak, gerekse çevresel etkenlerle olgunlaşmanın çok öncesini yaşayan bireyler, objektif olarak yaşamlarını gerçek anlamda sorgulayamadıklarından, aslında daha da kötüsü, buna gerek bile duymadıklarından, düşünsel doğruluğa çok uzaktırlar. Öncelikle eğitilmesi gereken bireyler bunlardır ve bu tür bireyler hem kendileri, hem aileleri ve hem de yaşadıkları toplum için ciddi bir sorundurlar.

Öznenin kendisine karşı doğru olabilme savaşımı

Genelde bizler doğru olmayı ya da doğruluğu öncelikle ötekiler için düşünürüz. Konu “doğruluk” gibi erdemler söz konusu olduğunda kendimizi “gerçekçi ve objektif” değerlendirme kapsamından çıkarır ve pek çok ciddi yanlışlarımızı görmezlikten gelebiliriz. Kendimiz için yapamadıklarımızı, başkalarına çok rahat uygulama gücünü buluruz kendimizde! İşte gerçek anlamda “erdemli” olabilme savaşımı budur! Bireylerin kendi içsel değerlerini doğru bir şekilde yorumlamaları ve yanlış olanlar varsa bunları değiştirme çabası içinde olmaları gerekir. Bunun için, bireylerin kendilerine karşı dürüst olmaları, olabilmeleri gerekir. Bu zorlu bir savaşımdır. İnsanların, karşılarında duran bir “şey” ile savaşmaları kolaydır, çünkü hasım karşısındadır. Ama konu kendisi ve kendi iç dünyası, doğruları ve değerleri olduğunda, kısacası özne kendisiyle savaşmak zorunda kaldığında, gerçek anlamda “güçlü” olup olmadığını anlayacaktır. Gerçek anlamda güçlü olan, öncelikle kendi içsel değerleri ve doğruları ile hesaplaşabilen, acımasız sorgulama ve analizlerle kendisine karşı savaşabilendir. Bu savaşımın zorluğunun nedeni, bireyin, bu savaşı kaybetmesi durumunda, kaybedenin kendisi olacağının bilincinde ve ayırdında olmasındandır.

Doğruluk göreceli olamaz!

Hep “doğru olmak” veya “doğruluk” diyoruz da, bu kavramların ne olduklarının ve ne olmadıklarının öncelikle iyi anlaşılması gerekir. Böylesi erdem olan kavramların bireye göre değişebilirliği asla düşünülemez. Çünkü bireyelere göre değişebilen bir kavramın “erdem” olması olanaksızdır. Her bireyin doğruları, kendisine göre, kendi içsel değerlerine göre değil, evrensel kabul görmüş temel değerlere göre önem ve anlam kazanır. Aksi durumda, herkesin kendisine göre bir doğrusu olacak ve “değerler çatışması” gibi bir de “doğrular çatışması” yaşanacaktır. Bu nedenle, doğruluk göreceli olamaz. Göreceli olan, kişiye göre değişebilen doğrular ile gerçek anlamda bir “doğruluğa” ulaşılamaz. Doğruluğun gerçekte ne olduğunun anlaşılabilmesi için, tersi durumun da, doğru olmamanın, doğruluğa karşı durmanın ne olduğunun da iyi bilinmesi gereklidir! Doğruluk, insan yaşamının temiz ve boş bir sayfasıdır; yapılan her yanlış, bu temiz sayfaya düşen bir lekedir, lekeler çoğaldıkça da insan iyilikten uzaklaşmaya başlar. İyilikten, güzellikten, doğruluktan uzaklaşan bireyler ise “iyi bir insan” olarak kabul edilemezler.

Doğru olmak, içsel mutluluğa sahip olmaktır.

Her insanın görünen ve bilinen amacı “iyi bir insan” olmaktır. Ama, “görünen ve bilinen” amacı! İnsanların iç dünyalarını, düşünce ve hayallerini, ideallerini tam olarak bilmemiz ve anlamamız olası değildir. Ama günlük yaşamlarımızda hepimiz bunun “öyle” olmadığına pek çok kez tanık oluruz, olmuşuzdur. Kimi zaman en yakınlarımızda bile benzer durumlara tanık olabiliyoruz. Bizlerle ya da kendi yakın çevresiyle ilişkilerinde, çok açık bir şekilde “doğrudan yana” olmadıklarına tanık olduğumuz halde, konuşmalarında kendilerinin hep doğru ve doğrudan yana olduklarını dinlemişizdir. İyi bir insan olmanın en önemli, hatta bence asgari koşulu doğru olmak, doğrudan yana olmak, olabilmektir. Görünen yönleriyle, görünen dünyalarıyla değil; gerçek iç dünyasıyla her zaman doğru ve doğrudan yana olmak, kimi zamanlar bireylere yaşamlarını zorlaştırıyor gibi görünse de, gerçek anlamda, tümel yaşam açısından onlar: “doğru ve doğruluktan yana olanlar” içsel mutluluğa sahip olanlar olacaklardır. Bu sonuç durumu, bir tek olayın ya da yaşamın sadece sınırlı bir bölümünün değerlendirmesiyle değil, genel anlamda yaşamlarımızın tamamını veya büyük bir bölümünü objektif olarak değerlendirdiğimizde anlayacağız. İşte insanın yaşamında ulaşmayı hedeflemesi gereken en büyük olgu budur: “içsel mutluluk”.

DÜŞÜNENLERDEN:

Doğruluk, her türlü koşullar altında meyve verir.
Schiller

İnsanlar için mutluluk umudu ancak doğrulukta vardır.
Euripides

Yalnış sonsuz şekillere girebilir, doğru ise yalnız bir türlü olabilir.
J. J. Rousseau

Doğruluk, hayatta iyi bir namın en vefalı dostudur.
John Webster

Doğru olmak istemek ve buna gücü yetmemek kadar korkunç bir şey yoktur.
Ebner Eschenbach

Doğruluk, kendisine yalan söylemeyenin sahip olabileceği bir yüceliktir.
Mahmut Özturan

***

Mahmut Özturan
Aralık, 2008

Kaynaklar:
(1) Türk Dil Kurumu Sözlüğü
(2) Felsefe Sözlüğü/Sarp Erk Ulaş
(3) Paradigma Felsefe Sözlüğü/Ahmet Cevizci

© 2010 felsefem.net. Sitedeki yazılar, 5846 sayılı T.C. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması altındadır, izinsiz kullanılamaz.