G
E R Ç E K
Gerçek
bir Işık’tır, görmek için akıl gözü yeter.
Tanımlama
Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan,
varlığı inkar edilemeyen, olgu durumunda olan.
İdealist
Yaklaşım/ Öznel Öncellik
Varlık, varolmuş değildir, çünkü gerçek olan varolmaz,
ancak usla bilinebilir, tanınabilir. Gerçek, ussal
olandır. Gerçek, başkaca hiçbir varlığa borçlu olmaksızın
bağımsız bir varlığa sahibolandır (Hegel). Sonlu insan
tininin sonsuzluktan pay alan şeyleri ele aldığında
içinden çıkamayacağı saçmalıklara ve çelişkilere düşmesine
şaşırmamalıdır; çünkü sonsuz olanın sonlu olan tarafından
kavranamaması onun doğasından gelir (Berkeley).
Materyalist
Yaklaşım/Nesnel Öncellik
İnsan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel olarak
varolanların tümü, varolmayanın karşıtı .(1) Varlığı
kesin olan, görüntüyle ilgili olana karşıt olarak
şeylerle ilgili olan, olasıya karşıt olarak etkin
bir biçimde varolan, varlığı gösterilebilir olan,
varlığı araştırmayı gerektirmeyendir. (2) İmgesel
olana karşıt olarak algıdan ya da zihinden bağımsız
bir biçimde var olan, tözsel ya da nesnel bir varoluşa
sahip bulunan, şu anda varolan için kullanılan niteleme.
(3)
Gerçeklik
1) Dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip olan varlık;
varolanların tümü, varolan şeylerin bütünü; bilinçten,
bilen insan zihninden bağımsız olarak varolan şey.
2) Gerçeklik, anlam genişlemesi yoluyla, yerçekimi,
doğal ayıklanma ve kişilik türünden, mantıksal tümevarım
ya da teorik analiz yoluyla oluşturulabilir tanımları
da kapsar. 3) Gerçeklik terimi, bireyin gerçekten
varolduğuna inandığı ve gerçek varlığın ayrılmaz bir
parçasını oluşturduğunu düşündüğü Tanrı, ruh ve ideal
nesneleri de içerecek şekilde kullanılmaktadır. (3)
Yerleşik
felsefe dilinde gerçek olmayı karşılayan, yani düşünülen,
tasarımlanan, imgelenen, düşlenen bütün her şeyin
karşıtı olarak gerçeğin ta kendisi olan; bilinçten,
bilenden bağımsız bir biçimde varolan.. Daha dar anlamıyla,
özellikle bilimsel çevrelerde ve bilim yönelimli felsefe
metinlerinde; yerçekimi, kütle gibi dış dünyada doğrudan
deneyimlenemeyip, ancak tümevarım ya da kuramsal çözümleme
yoluyla kurulmuş olan kuramsal terimler için de kullanılabilmiştir..
Metafizik yönelimli felsefe metinlerinde de, dış dünyada
somut varlığı gösterilememekle birlikte, gerçekten
varolduğu düşünülen, varlığın ayrılmaz bir yapıtaşı
olduğu varsayılan “Tanrı”, “tin”, “ben”, “töz” gibi
ideal varlıkları bildiren metafizik kavramları için
de kullanılmaktadır. (4)
Gerçekçilik
Gerçekçilik anlayışı tanımı gereği, gerçekliğin bilgisinin
zihinden bağımsız olduğu savı üstüne temellendiğinden,
özne ile nesne ikiliği bağlamında hep özneye öncelik
tanıyan idealizmin tersine, bütün önceliği nesneye
vermektir. (4) Varlığın düşünceden bağımsız olduğunu
öne süren öğreti: varlık, düşünsel nitelikli değildir
bu öğretiye göre. Var olan her şey, dış dünyanın varlığı,
etkin olarak varolan. Doğruluk ise, gerçekliğin, düşünsel
düzeyde ya da zihnimizde onaylanmasıyla ilgilidir.(2)
Gerçek’den
anlaşılan
İnsan, “gerçek” deyince ne anlar? Gerçek, şey’in aslı,
gerçek kimliği, öz varlığı, doğrusu mudur? Bir olayın
gerçeğini öğrenmek, doğrusunu öğrenmek olarak düşünülür..
Karşıtını irdelersek; doğrusu olmayan, sahtesi, yanlışı
diye düşünürüz. Doğru ile gerçek çok yakın iki kavram
olarak analiz zorlukları yaşatır insana! Her doğru
gerçek, her gerçek de doğru alınabilir mi? Eğer gerçeği,
bireysel yaşam süreci kadar geçerli düşünürsek, evet!
Ama, hiçbir gerçek, insan ömrüyle sınırlı kalmaz.
Gerçek, Tüm Yaşam’ı, yani tüm varoluşlar sürecini
kapsar. Bir anlamda evrensel boyutun algılanmasını
zorunlu kılar. Evrensellik boyutunu algılamakla olasıdır
gerçeğin boyutunu kavramak.. Gerçeğin boyutunu kavramak,
insanın ulaşabileceği ciddi bir boyuttur. İlk düşünen
insandan günümüze dek pek çok filozof, düşünür, araştırmacı
hep gerçeğin peşinde olmuşlar ama her ne kadar “gerçek”
kavramının somut olarak ne olduğunu bilememişlerse
de, aramadan da vazgeçmemişlerdir.. İnsanın, bilmediği
bir soyut kavramın peşinde olması, bunu anlama, algılama
çabası içinde olması ilk bakışta anlamsız gibi durur.
İşte insanın en zor’u hedeflediği büyük mücadelesi
budur. Aklın ya da düşüncenin analizini yapma çabası
da aynıdır. Araştırılan ve adı konmak istenen, bir
boyut kazandırılmak istenen tüm soyut kavramların
keşif – gözlem serüveni böyle yoğun bir düşünme ve
irdeleme çabasıyla başlar. Bunca insan, gördüğü şeyi
algılamayı bile zor becerirken, birilerinin kalkıp,
görmediği, duyumsamadığı, elindeki çok az, sınırlı
verilerden yola çıkarak soyut kavramları analiz ve
algılama, anlama, ortaya çıkarma, boyut kazandırma
çabası içinde olması çok zor ama aynı zamanda çok
yüce ve saygın bir eylemdir. Bu soyut kavram, bazen
“akıl”, bazen “düşünce sistematiği”, bazen de “gerçek”
olur. Gerçek, tüm soyut kavramların kökenini oluşturur.
Gerçek bilinemeden, gerçeğe ulaşılamadan, gerçeğin
boyutu irdelenemeden yapılacak diğer tüm düşünsel
uğraşların bir sonuca ulaşabilmesi zordur, ve hatta
belki olanaksızdır! Varlığının düşünsel boyutunun,
düşünsel güç ve zenginliğinin, gerçeği algılayabilecek
ve kavrayabilecek boyutta olduğunu düşünen her bireye
açık olmuştur bu analiz kapısı. Ama ne var ki, insanların
büyük bir çoğunluğu öncelikle ve yalnızca yemeyi ve
içmeyi düşünebilmişlerdir sadece!
Gerçeğin
kapısını aralamak...
Bireyin, kendi varlığının boyutlarını algılama ve
anlama gücüne sahip olması, gerçeğin kapısını aralar.
Peki “gerçek” nedir, ne olduğu umulur, ne olmadığı
düşünülür; yaşam mı, düşünmek mi, varlık mı, üretim
mi, iyilik mi, başarı mı, zafer mi, eğlenmek mi, mutluluk
mu, ölüm mü?.. Her bireyin yaşama bakışına, yaşamı
yorumlama biçimine göre yanıtı değişir: pek çok insan
için yanıt bunlardan biri, ya da en fazla belki de
birkaçıdır; basit düşünene yalnızca biri, iyi düşünebilene
birkaçı- belki hepsi, ama gerçeği anlayabilene belki
de hiç birisi!. İnsanın varlığı, hayvansal varlık
düzleminde / sistematiğinde değerlendirilirse, konu
çok basitleşir: doğan, yiyen, içen, büyüyen, yaşayan,
ölen ?!. Gerçekten “gerçek” bu mu, böylesine basit
mi? Ya insanı diğer tüm canlılardan ayıran düşünebilme
yetisi, aklı, yaratıcılığı?!. Düşünenin basit olmaya,
basit kalmaya hakkı olmaz! Yaşamı, ve hele düşünmeyi
basite almak, bir insan için basitliktir. İnsanı diğer
canlılardan ayıran; ciddi ve yüce düşünceleri, hedefleri,
çabaları, uğraşlarıdır. Bu yüce çalışma ya da çabaların
en büyüğü ve en önemlisi de “gerçeği” arayışıdır.
Gerçeğe
yaklaşmak
İnsan gerçeğe nasıl yaklaşır? İnsan, kendi öz yaşamını,
kişiliğini, benliğini yorumlar, irdeler, analizini
yaparken; ileri boyutlardaki düşüncelere ulaştığında,
çevresinde olanları, yaşadıklarını basit görmeye başlar,
düşünsel eylemlerin dışındaki her olgunun anlamı zayıflar,
hatta bazen anlamını tümden yitirir!.. Böylesi durumlar,
bireyi yoğun ve derin düşünsel analizlere götürür,
vardırır. İşte gerçeği görebilmeye ilk yönelişler,
ilk adımlar! Yaşam iki boyutta algılanır : ilk ve
basiti, yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan hayvansal
düzlem.. İkinci ve zor boyutu da, diğer tüm canlılardan
farklı olan düşünsel analiz düzlemi.. Düşünmeyen canlı,
tek boyutlu basit bir düzlem yaşar: hayvansal düzlem!.
Ama insanın genelde bulunduğu varsayılan yer ikinci
düzlem olur; bu düzlem, bire on, bire yüz, hatta belki
bire bin ölçekli, bir dikdörtgenimsi iki boyutlu bir
varlık düzlemi! Kolay algılanabilen kısa kenarı sadece
yaşamın sürebilmesini sağlayan temel gereksinimlerin
oluşturduğu bir boyut; uzun kenarı ise insanın düşünsel
varlığını, düşünsel varlığının boyutunu, belki de
sonsuzluğu : gerçeği bulabilmenin zor platformu! Düşünsel
analiz düzleminin zorlu platformunu kendi içinde salt
bir düzlem ya da tek boyut olarak düşünmek de olası
değil.. Bu düşünsel düzleme de artı iki boyut imgeleyerek,
düşünme ve algılama çabası derinleştirilir. Uzunluğu
keşfetmek yetmez; bu gerçeğin sadece bir boyutu, belki
derinliği.. Artı imgelenen ikinci boyutun niteliği,
bireyin duyumsama yetisinin yüksekliği olacaktır.
Varılan bu noktadan sonra ulaşılması hedeflenen şey,
gerçeğin kendisi olabilmektir. Zaten bireyin kendisi,
gerçeğin kendisi olabilmişse, “Tüm Yaşam” ve “Tüm
Zaman” kavramlarının algılanmış olması beklenir “O”
birey tarafından.. Bu birey, kimi yönleriyle, nitelikleriyle
çevresine yabancılaşacağından, ileri düzey derin konularda:
örneğin düşünsel analiz ya da “gerçeği” konuşmada,
tartışmada sessiz kalmayı tercih edebilir bu konuların
yalnızca bireyin iç dinamikleri oranında ve boyutunda
yaşanır olabildiğini bildiğinden ve bu gerçeğe varabildiğinden..
İnsanın,
düşünsel ya da nesnel, ulaşamadığını düşünmesi ve
algılaması zordur. Görülmeyen, dokunulmayan soyut
bir kavrama / olguya boyut kazandırma; ya da bireysel
zihin güçleriyle bu olguya kimlik kazandırma düşüncesi,
aslında varlığın gizemidir. “Gerçek” basit bir kavram
olmadığından, insanların bunu keşfedebilme çaba ve
uğraşları en ileri düzeyde saygın bir düşünsel emek
olacaktır.
Bireysel
yaşam - Tümel yaşam
Bireysel yaşamların irdelenerek gerçeğe ulaşılması,
yada gerçeğin anlaşılması zordur. “Tüm Yaşam” algılanabilirse,
gerçeğin algılanması, anlaşılması kolaylaşır. Bireysel
yaşam küçüktür, basittir, bireyselliklerle doludur,
genel hiçbir şey yoktur, geçicidir, günlüktür.. Örneğin,
sokakta oynayan çocukları düşünelim: çocukların oynaması
gerçektir, zaman gerçektir, yer gerçektir, kişiler
gerçektir, olan/olay gerçektir(?) = ama sadece o an
için! Oyun bitince, çocuklar dağıldıktan hemen sonra,
herşey bitmiştir orada yaşananlardan; bir ev yapılmışsa
belki yıkılmış ve yaşananların tümü sonlandırılmıştır!
“Tüm Zaman” dikkate alınırsa, burada gerçek olan nedir?
Bireysel yaşamda tüm yaşananlar gerçek gibi görünse
de, Tüm Yaşam’a yansayan yönü yoktur! Çünkü, gerçek;
olan değil, kalandır! Olan, bitendir; oysa kalan bitmez!..
İnsan, bireysel anlamda hep bitendir; ama düşünsel
anlamda, düşünebilmiş ve ortaya birşeyler koyabilmişse,
bu durumda “kalan” olacak; “gerçek” olacak, gerçek
insan kimliğine kavuşacaktır..
Nesnel
gerçeklik, Düşünsel gerçeklik
Gerçeğin varlık boyutu ikidir: nesnel ve düşünsel.
Yalnızca dokunabildiğini gerçek olarak düşünen, ya
da dokunamadığı şeylerin varlığını da zihin gücüyle
anlayabilen, algılayabilen.. Bu iki, tümüyle insanların
yaklaşım ve yorumuna göredir. Sadece dokunabildiğini
ya da görebildiğini gerçek olarak almak, tüm soyut
kavramları, olguları reddetmektir! Bu, insanın kendi
öz varlığıyla da çelişir. Çünkü insan, nesnelliği
ve düşünselliği ile bir bütündür. Nesnel varlığı bedeni
ise, düşünsel varlığı da zihinsel eylem ve uğraşlarıdır.
Beyin, kimilerince, bir et parçası gibi alınıp basitleştirilerek
nesnellik kazandırılsa da, işlevselliği ile insanın
düşünsel varlığını sağladığından, basitlikten çok
uzak ve hatta insanın ta kendisi olduğunu her zaman
ortaya koymıştur. Zihinsel yetersizlikteki bireylerin
insan olarak alınması çoğu zaman olanaksızlaşmıştır.
Bu nedenle, insanın nesnel varlığı, gerçeklik açısından
olandır, geçicidir, yok olmayı bekleyendir. Evet,
yaşadığı, var olduğu süreçte gerçektir ama, tüm zamanlar
ölçülü genel “Tüm Yaşam’da” kalıcı olamadığı için
gerçek olarak alınmaz. Bireysel yaşama göre gerçektir
insanın nesnel boyutu. Ancak düşünsel varlığı ile
insan, düşünsel gerçekliğini ortaya koyar. Ama düşünselliği
ile bir değer üretebilmek koşuluyla tabii ki! İnsan,
düşüncesiyle ne üretebilir? Yeni bir düşünce sistemi,
düşünce sistematiği, varlığa yeni bir boyut, düşünce
ürünü yeni bir fikir, var olan bir fikrin ileri boyut
versiyonları, bilgi, soyut kavramlara boyut kazandırılarak
diğer insanlar tarafından kolay anlaşılır hale getirme..
gibi uğraşı ve artı kazanımlar insanın düşünsel varlığının
sonuçları ve kanıtı olacaktır. Tüm bu düşünsel işlevlerin
sonunda üretilen, varılan, anlaşılan, ortaya konulan
her şey, gerçeğin ta kendisidir. Gerçeğe ancak düşünceyle,
düşünmeyle varılır. Yeter ki insan, neyi aradığını
bilsin, “gerçek’ten” ne anladığını bilsin, yaşamdan
ve düşünme’den, düşünce’den ne beklediğini bilsin,
bilincinde olabilsin! Gerçek, çok basit ama bir o
kadar da anlaşılması, algılanması olanaksız gibi duran
bir olgu, bir kavramdır.
Gerçeği
öğrenmek kolay olsaydı, dünyada yanlış olmazdı; yanlışların
çokluğu, gerçeğin zorluğunu gösteriyor. Bireye göre
gerçeğin kimliği değişebilir.. İnsanların “gerçek”
diye algılayabilecekleri, kendi algılama güçleri kadardır.
Gerçeğin gerçek boyutu, bireysel düşüncelerin hep
ve çok üstündedir. Çünkü gerçek evrenseldir, asla
bireyselliğe indirgenemez.
Düşünürler
gerçeği hep araştıragelmişlerdir, bazılarını anımsayalım..
Descartes,
“Yöntem Üzerine
Söylem” de.. Gerçekliğin, bir bilgisine erişmesinin
önüne geçen tüm güçlük ve yanılgıları yenmeye çalışan
biri, aslında bir çarpışmaya girmiştir, ve belki bir
genelliği ve önemi olan bir sorun konusunda yanlış
bir sanıyı kabul etmek, bir çarpışmayı yitirmektir...
Bireyi açıkça bilgisizliğini kabul etmeye zorlayan
gerçeklik için arayış yerine, her tür sorunda çok
fazla sıkıntı olmaksızın bulunabilecek olasılık ile
yetinerek amaçlarına daha kolay ulaşacaklardır. Buna
karşı, gerçeğin çok az bir bilgisini hiçbir konuda
bilgisiz görünmeme gibi bir kendini beğenmişliğe yeğliyor
da olabilirler.
Spinoza,
“İncelemeler” de.. Gerçek ve yanlış arasındaki ayrımın
gerçek düşüncenin şeyleri birincil nedenleri yoluyla
bilmekten oluşmasından doğduğunu söylememeliyiz. Çünkü
gerçek düşünce yanlış düşünceden bütünüyle ayrıdır;
çünkü düşüncenin eğer hiçbir nedeni olmayan ve kendinde
ve kendi için bilinen bir ilkenin özünü öznel olarak
içeriyorsa gerçek olduğu söylenir. Bu yüzden gerçek
düşüncenin nesnelliği başka düşüncelere bağlantılı
olmaksızın bu düşüncenin kendisinde olmalıdır ve hiçbir
nesneyi neden olarak tanımaz... Gerçek bir düşüncenin
nesnelliğini oluşturan şey, bu düşüncenin kendisinde
aranmalı ve anlağın doğasından çıkarsanmalıdır. Bunu
araştırabilmek için, nesnesinin düşünme gücümüze bağımlı
olduğunu ve doğada hiçbir nesnenin olmadığını olanaklı
en büyük pekinlikle bildiğimiz gerçek bir ideayı düşünmemiz
gerekir.
Friedrich
Nietzsche, “Seçilmiş
Düşünceler” de.. Gerçekten yüz çevirip sözde derinliklerden
hoşlanan kimseler, gerçeğin çirkin olduğu kanısındadırlar:
En çirkin gerçeği bilmenin bile güzel olduğunu anlayamazlar.
Sık sık ve derin derin öğrenmeye çalışan kimse sonunda
–bulunması kendisine hep mutluluk veren- o büyük gerçeği(!)
hiç de çirkin bulmaz artık. Güzellik kendinde olan
bir nesne var mıdır? Öğrenmeye çalışan kimsenin mutluluğu
dünyanın güzelliğini arttırır, her şeyi daha güneşli
hale sokar. Bilgi, güzelliğini nesnelerin yalnız çevresine
değil, o nesnelerin içine de koyar... Dış görünüşe
göre gerçeğin daha değerli olduğunu düşünmek sadece
ahlaksal önyargıdır; en temelsiz bir varsayımdır hatta.
Şunu kendimize itiraf etmek gerek: Yaşam temel olarak
perspektif değerlendirmelerine ve perspektif görüşlerine
sahip olmasaydı, yaşam diye bir şey olmazdı. “Dış
görünüşler alemi” tümden yokedilmeye kalkışılsaydı,
“gerçek” diye bir şey kalmazdı artık. Hatta “gerçek”le
“doğru” arasında esaslı bir çelişme olduğunu var saymaya
kim zorluyor bizi?.. “Ne’ye inanırsın?” diye sorsalar,
Şuna derim: “Her şeyi yeniden teraziye vurmalı!”
C.
Horner – E. Westacott,
“Felsefe Aracılığıyla Düşünme” de.. En küçük yaştan
itibaren biz, başka türlü düşünmemiz için iyi bir
nedenimiz olmadıkça sanki şeylerin kendilerini algılıyormuşuz
gibi düşünür, konuşur ve davranırız. Şeylerin varlığını
öznel duyu algılarımdan çıkardığımı söylemek bazı
düşünce süreçlerinin fiilen zihnimde meydana gelmesini
gerektirmez. O daha çok üç şeyin felsefi kabulünü
ifade eder: 1) Benim bir duyu algısına sahip olduğum
yönündeki öznel iddia ile bu algılardan bağımsız olarak
maddi bir nesnenin var olduğu yönündeki nesnel iddia
arasında bir fark vardır. 2) Nesnel iddia öznel iddiaya
dayanır, yani eğer nesnel iddiaya karşı çıkılırsa,
öznel iddia genellikle onun ana doğrulanmasını oluşturur.
3) Nesnel iddianın yanlış olmasına karşılık öznel
iddianın doğru olması söz konusu olabilir. Bu aynı
genel nokta, yani doğrudan algıladığımız şeyin bizim
dışımızda olmaktan çok içimizde bulunduğu konusu bir
başka oldukça basit kanıtlarla desteklenebilir.
John
Locke, “İnsan
Anlığı Üzerine Bir Deneme” de.. Genel idealara sahip
olması, insanı hayvandan kesin olarak ayırır; bu,
hayvanların yetilerinin hiçbir biçimde ulaşamadıkları
bir üstünlüktür. Hayvanların tümel idealar için genel
imler kullandıklarını gösteren bir belirti bulunamadığı
apaçık olduğuna, ne bir sözcük ne de başka bir genel
gösterge kullanmadıklarına göre, hayvanların soyutlama
yapma ya da genel idealar oluşturma yetilerinin olmadığını
düşünmek için yeterince gerekçe hep varolmuştur.
Karl
R. Popper, “Daha
İyi Bir Dünya Arayışı” nda.. Bizim gerçekliğimiz,
birbiriyle bağlantılı olan ve bir biçimde birbirine
etki yapan ve kısmen birbiriyle kesişen üç dünyadan
oluşur : 1) Varlıkların ve fiziksel durumların, olguların
ve kuvvetlerin fiziksel dünyası, 2) Yaşantıların ve
bilinçsiz fiziksel olguların ruhbilimsel dünyası,
Düşünsel ürünlerin dünyası. Bir zamanlar yalnızca
(dünya-1)’i gerçek olarak kabul eden felsefeciler
vardı ve halen de var; bunlar materyalistler ya da
fizikalistler diye nitelediğimiz filozoflardır. İmmateryalistler
diye nitelediğimiz felsefeciler de, yalnızca (dünya-2)
yi gerçek olarak kabul eder; bunların arasında fizikçiler
bile vardı ve halen de var. En ünlüsü de, daha önceleri
Berkeley gibi, yalnızca duyumlarımızı gerçek olarak
gören Ernst Mach idi. Bir de hem fiziksel (dünya-1)’i
ve hem de ruhbilimsel (dünya-2) yi gerçek olarak alan,
var sayan “düalist” diye tanımlanan filozoflar vardı.
Yalnızca, insan aklının fiziksel ürünleri değil, düşünsel
ürünleri de gerçektir. Bu düşünsel ürünler de (dünya-3)’ü
oluşturur. Gerçeğin biçimlenmesi, dünya-1, dünya-2
ve dünya-3 arasındaki karşılıklı etkileşimdir; deneme
ve yanılmalar sürecidir. Kuramlarımız ve düşlerimiz,
bu deneme-yanılmalarla şekillenir. Bugün hepimizin
uçak diye bildiği, Leonardo’nun kuş buluşu, yapıtı,
yani biçimlendirmesi buna bir örnektir :
Önemli olan, uçmayı sağlayacak “uçma” düşünün olmasıdır.
(.. Düşünsel dünyanın, düşünsel sürecin gerçekliğine
karşı çıkmak, nesnel gerçekliklerin oluşum süreçlerini
görmezlikten gelmek ya da görmek istememek olacaktır.)
Alexandre
Kojeve, “Hegel
Felsefesine Giriş” de.. “Bilimsel bilgi”, gerçeğin
“yaşamına” ve “diyalektik eylemine” hiçbir art düşüncesi
olmaksızın kendini verir ya da teslim eder. Dolayısıyla,
gerçek olarak hakiki olan bu bilginin, neresi olduğu
bilinmeyen, ama gerçeğin dışında olan bir yerde konuşlanarak
gerçek üzerine derin düşünceler yürüten sözde felsefenin
(yani Hegel öncesi felsefenin) ve (Newtoncu) sözdebilimin
“Derin-Düşüncesiyle” hiçbir ilgisi yoktur. Ve bu derin
düşünce, bilginin nesnesinden güya özerk ve bağımsız
olan bir bilen özneye dayanarak, “gerçek” üzerine
bir “toplu - bakış” verme iddiasındadır; ama bu özne,
Hegel’e göre, bilinen ya da açığa-vurulmuş Gerçekliğin
yapay olarak yalıtılmış bir yanından başka bir şey
değildir... Özne ve nesne, “nesnel - gerçekliğe” de,
“empirik - varoluşa” da sahip olmayan soyutlamalardır.
Gerçek olarak varoluşan, -hakkında konuşulan- Gerçeklik
söz konusu olduğuna ve de gerçeklikten söz ettiğimize
göre, bizim için ancak, hakkında - konuşulan bir Gerçeklik
söz konusu olabilir-, evet, Gerçek olarak varoluşan,
nesneyi – bilen - Özne’dir ya da başka bir deyişle
özne – tarafından – bilinen - Nesne’dir. İkileşmiş
olan, ama eşit olarak gerçek olduğu için kendisinde
tek olan bu Gerçeklik, tümlüğü içinde ya da Bütünsellik
olarak ele alındığında, Hegel’in “Tin” (Ruh) ya da
“Mutlak İde” ( ..uzay ve zamanın ötesinde, öznenin
dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil,
yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik) dediği
şeydir. Hegel, “Mutlak Kavram” da der. Ama, açığa
– vurulmuş – bütünsel - Varlığın bir parçasını, Tin’in
ya da İde’nin bir “kurucu - ögesini” belirtmek için
de kullanılabilir.. “Kavram”, somut bir antitenin
“özsel – gerçekliği” ya da “özüdür”, yani bu antitede,
onu belirten ya da açığa – vuran, sözcüğün anlamına
karşılık gelen gerçekliktir.
Montaigne,
“Denemeler” de.. Her şeye inanıp ikna edilmeye hazır
olmayı basitlik ve cahillik olarak nitelendirmemiz
nedensiz değildir. İnanç, aklın üzerindeki bir izlenime
dayanır ve akıl ne denli güçsüz olursa, üzerine herhangi
bir düşünceyi yapılandırmak o denli kolay olur. Bize
akıl-mantık dışı gibi gelen her şeyi yanlış diye küçümseyip
yermek, aptalca bir ukalalık olur; bu, diğerlerinden
daha zeki olduklarını düşünenlerde genel olarak görülen
bir kusurdur. Bireyin her şeyi kendi güç ve kapasitesinin
düzeyine indirgemesinin üstünde bir yanlış olamaz.
George
Berkeley, “İnsan
Bilgisinin İlkeleri Üzerine” de.. Bütün sonsuz çeşitlilikteki
ideaların ya da bilgi nesnelerinin yanında, bunları
bilen ya da algılayan; istemek, imgelemek, anımsamak
gibi çeşitli işlemler uygulayan bir şey vardır ki,
bu algılayan etkin şeye zihin, tin, ruh denir. Bu
sözcüklerle idealarımdan herhangi birini değil de,
onlardan büsbütün farklı bir şeyi, idealarımın kendisinde
varoldukları ya da kendisiyle algılandıkları birşeyi
gösteriyorum: Bir ideanın varoluşu, algılanmasından
başka bir şey değildir... Zihin olmaksızın ne düşüncelerimizin,
ne tutkularımızın, ne de imgelemimizin biçimlendirdiği
idealarımızın varolamayacağını herkes kabul eder.
Duyuya verilen çeşitli duyumların ya da ideaların,
bunlar nasıl harmanlanmış, nasıl kaynaşmış olurlarsa
olsunlar, yani oluşturdukları nesneler ne olursa olsun,
kendilerini algılayan bir zihin olmaksızın var olamayacakları
da o denli açıktır... Duyu ideaları imgelem idealarından
daha sağlam, daha canlı ve daha belirgindirler; kalıcı,
düzenli, bağlamlıdırlar; istencin etkileri olan idealar
çoğunlıkla gelişigüzel uyarılırlarken, onlar birbirlerine
bağlanışlarındaki güzelliğin, yaratıcılarının bilgeliğini,
iyiliğini açığa vurduğu düzenli zincirlemelerle, dizilerle
uyarılırlar.
Şimdi
de gerçeğin varlığını ve boyutlarını inceleyelim...
“Yaşam – Düşünce – Ölüm” üçgeninde gerçeğin varlığı
Yaşam, düşünce ve ölüm kavramlarını genel açıyla değil
bireysel bazda ele alarak irdeleyelim. Bireysel anlamda
yaşam - bireysel yaşam gerçektir; bireyin düşünselliği
– düşünebildiği gerçektir; bireyin ölümü – sonlu olduğu
gerçektir. Zaten bireysel varlık doğumla başlıyorsa,
ölümle sonlanacağı da açıkça vardır, bellidir, kesindir.
Yani, yaşamın ölümle sonlanacağı gerçektir. Peki,
doğumla – ölüm arasındaki var olan sürece “yaşam”
diyorsak ve bu sürecin insan öznelinde dar açıyla
incelendiğinde, mercek altına alındığında karşılaşılacak
tek önemli olgunun da, bireylerin “düşünsel varlıkları”
olduğu kolaylıkla görülecektir. Çünkü insanın, yaşamı
boyunca her yaptığı, düşüncesinin ürünü olduğuna –
olacağına göre, bir insanın yaşamının düşünsel olmaması
düşünülemez! İnsanın yaşam sürecinde gerçek varlığını
sürdürmesi, “bedensel” ve “düşünsel” olmak üzere iki
boyutta olacağına göre, bu iki boyutun irdelenmesi
sonucunda, açıkça ve netlikle görülecek ve anlaşılacaktır
ki, bedensel – biyolojik yaşam içgüdüsel – bilinçdışı
olarak sürecek, yerine getirilecek, gerekleri yapılacaktır.
Oysa yaşamın diğer boyutunun, “düşünsel” sürecinin
içgüdüsel – bilinçdışı olduğu söylenebilir mi? Düşüncemiz,
düşündüklerimiz bilincimizle olur. “Bilinçsiz Düşünme”
diye bir olgu, bir eylem düşünülemez, var sayılamaz,
olası görülemez! Böylece, bireyin yaşamı, belirtilen
üçgen içinde ele alındığında, “yaşam – düşünce ve
ölüm” ün, insana, “gerçek” kavramının, olgusunun ne
olduğunu kolaylıkla algılatabilecektir. Doğumla –
yaşamla başlayan insan ömrünün – yaşam sürecinin ölümle
sonlanacağı da biliniyorsa, sonrasını düşünmeye gerek
de duymadan(!) gerçeğe gidilebilinir. Yaşamın varlığından
düşünselliğe, düşünsel gerçekliğe gidebiliyorsak,
bu, bir anlamda, gerçekliğin, düşünsel yaşamda olduğunun
da kanıtı olur, düşünsellik bilinçdışı bir olgu olmadığına
göre! Düşünce boyutu olmayan bir yaşam düşünülebilir
mi? “Düşüncesiz” kavramı / sıfatı / niteliğini bir
insan için düşünebilir miyiz? Hatta çoğu kültürlerde
bu bir hakaret olarak alınır! Yaşam – Düşünce – Ölüm
üçgeninde “gerçeğin” varlığını ve bu üçgenin, gerçeğin
kendisi olduğunu düşünürsek, insana tek kalan, yalnızca
bu sonucu algılayabilmektir.
“Yaşam
– Düşünce – Ölüm” üçgeninde gerçeğin boyutu
Şimdi de saptanan bu gerçeğin boyutlarını irdelemeye
geçelim.. Bu boyut önemli mi, niçin? Bu soru bir bakıma,
“ne denli gerçek?” sorusunu sormak gibi de olmuyor
mu? Evet ama bilinmeli ki, bir olgunun en az varlığı
kadar boyutunun da irdelenmesi, analiz edilmesi gerekir
ki, her açıdan ele alınmış olabilsin.. Yaşam ne denli
gerçek; düşünce ne denli gerçek; ölüm ne denli gerçek?
Bu kavramların bireyin usunda, zihninde, belleğinde
ne denli güçlü ve önemli bir yer işgal ettiğini düşünelim!
Şu kesindir ki, her insan, yaşamını öncül ve ivedi
bir önemle dikkate alır. Çünkü bireyin yaşamı, bireyin
varlığının kendisidir. Tartışmasız ilk kabullenmesi
gereken şey, yaşamıdır. Hemen sonrasında da insan,
belirli bir olgunluk düzeyine gelince, çevresindeki
yaşam sonlanmalarını yaşıyarak, “ölüm” ün soğuk (!)
yüzünü dolaylı bir biçimde anlamış, öğrenmiş olur.
Ölümün gerçekliğini anlayınca, yaşamın kendisini ayrıntılarıyla
sorgulama gereği duyar. İşte, tam “gerçek”in aranmaya
başlanacağı en kızgın, en kor nokta! “Neden?”, “Niçin?”,
“Ama..” lar çoğaldıkça, düşünceler, hatta derin –
derin düşünceler başlar : Yaşamın kendisi sorgulanmaya
başlamıştır.. Yaşam sorgulanmaya başlayınca, bireylerin
göstermelik, sözde, basit düşünsel değerlemelerle
ikna olmaları zordur. Gerçekten ikna olmak için her
yolu deneyecek, her kapıyı aralayacak, her kitabı
arşınlayacak, her düşünürü irdeleyecek ve tüm bunların
sonunda “GERÇEĞİ” bulmaya, “gerçeğin gerçek boyutlarını”
algılamaya çabalayacacaktır. İşte, insan düşünselliğinin
zor gizemi.. Gerçekle karşılaşmaya ve boyutlarını
algılamaya başlayınca, daha ileriki aşamalarda gerçeğin
boyutunu sorgulamaya devam eder. Çünkü, gerçeğin “gerçek
varlığının” algılanması, ancak boyutunun kavranmasıyla
olasıdır.
Platon,
“İdealar, duyulur şeylerden her bakımdan daha –gerçek-
tirler; İdealar, düşünülebilecek tek gerçeklik- tir”
der. Buna karşın Aristoteles, “Bilginin tek kaynağı
duyu verileridir, ancak duyu verileri doğrultusunda
gerçekliğe açılabiliriz.” derken, “duyu”nun temel
alınması zorunluluğunu koyar. Bununla, yalnızca nesnel
gerçekliği varsaymış ve duyu sahibi “özne” olmadan
“duyu”nun, düşünsellikten ve düşünceden soyutlanarak
bir başına ele alınmasını savunmuştur. Oysa, dış dünyayı
algılama yetisi salt duyularla olanaklı olamamakta,
insanın zihinsel ve düşünsel güçleriyle duyu ötesi
gerçekler de algılanabilmektedir. Hegel ise, “Gerçek,
ussal olandır.” saptamasıyla, gerçeği, akıl ile kabul
edilebilen olarak ortaya koymuş, salt nesnellikle
“tüm gerçeği” algılamanın olanaksızlığını savunmuştur.
İlk
düşünen insanda bu yana her düşünen, kendi düşünsel
gerçekliğinin boyutu ölçüsünde kimi varsayımlar elde
etmiş, ve ulaştıkları bu düşünsel noktaları, bir şekilde
insanlara: kendilerinden sonraya bazen “gerçek” gibi;
bazen de “gerçek” olarak sunmuşlar hatta savunmuşlardır.
Oysa daha dünkü bir sav bile, daha bugünden karşıtlarıyla
didişirken, düşünsel diyalektiğin, düşünsel devinimin
olmadığını nasıl düşünebiliriz? Öyleyse, hep aranagelen
“gerçek”, bireysel bazda insanın kendi içsel değerlerinde,
bu değerlerin yücelik ya da zenginliklerinde gizlidir
ve fakat bireyin algı yetisinin güçlülüğü oranında
vardır. Yoksa, bir düşünürün “gerçek” diye belirlediği
şeyin, diğer tüm insanlarca nasıl anlaşıldığını, karşılandığını,
algılandığını hep görüyoruz : Sınırlı sayıda bir grup
insan bunları tartışıyor, ve kendi aralarında : “hayır
böyle..”, “ama şöyle..”, “benim görüşüm ise..” gibi
sözlerle genel “Tüm Yaşam”a ne denli geçirebiliyorlar
düşüncelerini?!
Ve
sonuçta her insan, kendi gerçekleriyle başbaşa : ister
buna “bedensel yaşam” densin, ister “hayvansal yaşam”;
ister “nesnel yaşam”; ister “öznel yaşam”; ister “düşünsel
yaşam”; ister “imgesel yaşam”; ister “tinsel yaşam”..
her ne denirse densin.. Bir insanın yaşamında yaşadıkları
ve yaşayacakları kendi gerçekleri olacaktır. Tabii
ki, “Yaşam – Düşünce – Ölüm” üçgeninin gerçekliği
ve kendi içsel sorgulamalarını yapabildiği objektif
gerçeklikte..
Benden
aforizmalar:
Gerçeğin
rengi beyazdır; ancak insanların bireysellikleri gerçeğe
gri görünümü verir.
Kendi
varlık gerçeğinin bilincinde olamayanın, başka gerçekleri
algılaması olanaksızdır.
Her
konunun gerçekliği, o konunun düşünsel boyutu kadardır.
Gerçeği
görebilmek için düşünmeyi bilmek yeterlidir.
Bireyin
düşünsel zenginliği, düşünsel gerçeklerinin boyutudur.
Düşünmeyi bilmek insana salt gerçeği değil, gerçek
ötesini bile yaşatabilir!
Bilinçli
ve akıllı her insanın en büyük hedefi, gerçeği aramak,
ulaşmak ve yaşamak olmalıdır.
Mahmut
Özturan
Kaynaklar:
(1)Felsefe Sözlüğü/Orhan Hançerlioğlu
(2)Felsefe Sözlüğü/Afşar Timuçin
(3)Paradigma Felsefe Sözlüğü/Ahmet Cevizci
(4)Felsefe Sözlüğü/Sarp Erk Ulaş
|