Mahmut Özturan ile Felsefe Sohbetleri

   FELSEFE YAZILARIM  

G E R Ç E K

Gerçek bir Işık’tır, görmek için akıl gözü yeter.

Tanımlama

Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkar edilemeyen, olgu durumunda olan.

İdealist Yaklaşım/ Öznel Öncellik

Varlık, varolmuş değildir, çünkü gerçek olan varolmaz, ancak usla bilinebilir, tanınabilir. Gerçek, ussal olandır. Gerçek, başkaca hiçbir varlığa borçlu olmaksızın bağımsız bir varlığa sahibolandır (Hegel). Sonlu insan tininin sonsuzluktan pay alan şeyleri ele aldığında içinden çıkamayacağı saçmalıklara ve çelişkilere düşmesine şaşırmamalıdır; çünkü sonsuz olanın sonlu olan tarafından kavranamaması onun doğasından gelir (Berkeley).

Materyalist Yaklaşım/Nesnel Öncellik

İnsan bilincinden bağımsız, somut ve nesnel olarak varolanların tümü, varolmayanın karşıtı .(1) Varlığı kesin olan, görüntüyle ilgili olana karşıt olarak şeylerle ilgili olan, olasıya karşıt olarak etkin bir biçimde varolan, varlığı gösterilebilir olan, varlığı araştırmayı gerektirmeyendir. (2) İmgesel olana karşıt olarak algıdan ya da zihinden bağımsız bir biçimde var olan, tözsel ya da nesnel bir varoluşa sahip bulunan, şu anda varolan için kullanılan niteleme. (3)

Gerçeklik

1) Dış dünyada nesnel bir varoluşa sahip olan varlık; varolanların tümü, varolan şeylerin bütünü; bilinçten, bilen insan zihninden bağımsız olarak varolan şey. 2) Gerçeklik, anlam genişlemesi yoluyla, yerçekimi, doğal ayıklanma ve kişilik türünden, mantıksal tümevarım ya da teorik analiz yoluyla oluşturulabilir tanımları da kapsar. 3) Gerçeklik terimi, bireyin gerçekten varolduğuna inandığı ve gerçek varlığın ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu düşündüğü Tanrı, ruh ve ideal nesneleri de içerecek şekilde kullanılmaktadır. (3)

Yerleşik felsefe dilinde gerçek olmayı karşılayan, yani düşünülen, tasarımlanan, imgelenen, düşlenen bütün her şeyin karşıtı olarak gerçeğin ta kendisi olan; bilinçten, bilenden bağımsız bir biçimde varolan.. Daha dar anlamıyla, özellikle bilimsel çevrelerde ve bilim yönelimli felsefe metinlerinde; yerçekimi, kütle gibi dış dünyada doğrudan deneyimlenemeyip, ancak tümevarım ya da kuramsal çözümleme yoluyla kurulmuş olan kuramsal terimler için de kullanılabilmiştir.. Metafizik yönelimli felsefe metinlerinde de, dış dünyada somut varlığı gösterilememekle birlikte, gerçekten varolduğu düşünülen, varlığın ayrılmaz bir yapıtaşı olduğu varsayılan “Tanrı”, “tin”, “ben”, “töz” gibi ideal varlıkları bildiren metafizik kavramları için de kullanılmaktadır. (4)

Gerçekçilik

Gerçekçilik anlayışı tanımı gereği, gerçekliğin bilgisinin zihinden bağımsız olduğu savı üstüne temellendiğinden, özne ile nesne ikiliği bağlamında hep özneye öncelik tanıyan idealizmin tersine, bütün önceliği nesneye vermektir. (4) Varlığın düşünceden bağımsız olduğunu öne süren öğreti: varlık, düşünsel nitelikli değildir bu öğretiye göre. Var olan her şey, dış dünyanın varlığı, etkin olarak varolan. Doğruluk ise, gerçekliğin, düşünsel düzeyde ya da zihnimizde onaylanmasıyla ilgilidir.(2)

Gerçek’den anlaşılan

İnsan, “gerçek” deyince ne anlar? Gerçek, şey’in aslı, gerçek kimliği, öz varlığı, doğrusu mudur? Bir olayın gerçeğini öğrenmek, doğrusunu öğrenmek olarak düşünülür.. Karşıtını irdelersek; doğrusu olmayan, sahtesi, yanlışı diye düşünürüz. Doğru ile gerçek çok yakın iki kavram olarak analiz zorlukları yaşatır insana! Her doğru gerçek, her gerçek de doğru alınabilir mi? Eğer gerçeği, bireysel yaşam süreci kadar geçerli düşünürsek, evet! Ama, hiçbir gerçek, insan ömrüyle sınırlı kalmaz. Gerçek, Tüm Yaşam’ı, yani tüm varoluşlar sürecini kapsar. Bir anlamda evrensel boyutun algılanmasını zorunlu kılar. Evrensellik boyutunu algılamakla olasıdır gerçeğin boyutunu kavramak.. Gerçeğin boyutunu kavramak, insanın ulaşabileceği ciddi bir boyuttur. İlk düşünen insandan günümüze dek pek çok filozof, düşünür, araştırmacı hep gerçeğin peşinde olmuşlar ama her ne kadar “gerçek” kavramının somut olarak ne olduğunu bilememişlerse de, aramadan da vazgeçmemişlerdir.. İnsanın, bilmediği bir soyut kavramın peşinde olması, bunu anlama, algılama çabası içinde olması ilk bakışta anlamsız gibi durur. İşte insanın en zor’u hedeflediği büyük mücadelesi budur. Aklın ya da düşüncenin analizini yapma çabası da aynıdır. Araştırılan ve adı konmak istenen, bir boyut kazandırılmak istenen tüm soyut kavramların keşif – gözlem serüveni böyle yoğun bir düşünme ve irdeleme çabasıyla başlar. Bunca insan, gördüğü şeyi algılamayı bile zor becerirken, birilerinin kalkıp, görmediği, duyumsamadığı, elindeki çok az, sınırlı verilerden yola çıkarak soyut kavramları analiz ve algılama, anlama, ortaya çıkarma, boyut kazandırma çabası içinde olması çok zor ama aynı zamanda çok yüce ve saygın bir eylemdir. Bu soyut kavram, bazen “akıl”, bazen “düşünce sistematiği”, bazen de “gerçek” olur. Gerçek, tüm soyut kavramların kökenini oluşturur. Gerçek bilinemeden, gerçeğe ulaşılamadan, gerçeğin boyutu irdelenemeden yapılacak diğer tüm düşünsel uğraşların bir sonuca ulaşabilmesi zordur, ve hatta belki olanaksızdır! Varlığının düşünsel boyutunun, düşünsel güç ve zenginliğinin, gerçeği algılayabilecek ve kavrayabilecek boyutta olduğunu düşünen her bireye açık olmuştur bu analiz kapısı. Ama ne var ki, insanların büyük bir çoğunluğu öncelikle ve yalnızca yemeyi ve içmeyi düşünebilmişlerdir sadece!

Gerçeğin kapısını aralamak...

Bireyin, kendi varlığının boyutlarını algılama ve anlama gücüne sahip olması, gerçeğin kapısını aralar. Peki “gerçek” nedir, ne olduğu umulur, ne olmadığı düşünülür; yaşam mı, düşünmek mi, varlık mı, üretim mi, iyilik mi, başarı mı, zafer mi, eğlenmek mi, mutluluk mu, ölüm mü?.. Her bireyin yaşama bakışına, yaşamı yorumlama biçimine göre yanıtı değişir: pek çok insan için yanıt bunlardan biri, ya da en fazla belki de birkaçıdır; basit düşünene yalnızca biri, iyi düşünebilene birkaçı- belki hepsi, ama gerçeği anlayabilene belki de hiç birisi!. İnsanın varlığı, hayvansal varlık düzleminde / sistematiğinde değerlendirilirse, konu çok basitleşir: doğan, yiyen, içen, büyüyen, yaşayan, ölen ?!. Gerçekten “gerçek” bu mu, böylesine basit mi? Ya insanı diğer tüm canlılardan ayıran düşünebilme yetisi, aklı, yaratıcılığı?!. Düşünenin basit olmaya, basit kalmaya hakkı olmaz! Yaşamı, ve hele düşünmeyi basite almak, bir insan için basitliktir. İnsanı diğer canlılardan ayıran; ciddi ve yüce düşünceleri, hedefleri, çabaları, uğraşlarıdır. Bu yüce çalışma ya da çabaların en büyüğü ve en önemlisi de “gerçeği” arayışıdır.

Gerçeğe yaklaşmak

İnsan gerçeğe nasıl yaklaşır? İnsan, kendi öz yaşamını, kişiliğini, benliğini yorumlar, irdeler, analizini yaparken; ileri boyutlardaki düşüncelere ulaştığında, çevresinde olanları, yaşadıklarını basit görmeye başlar, düşünsel eylemlerin dışındaki her olgunun anlamı zayıflar, hatta bazen anlamını tümden yitirir!.. Böylesi durumlar, bireyi yoğun ve derin düşünsel analizlere götürür, vardırır. İşte gerçeği görebilmeye ilk yönelişler, ilk adımlar! Yaşam iki boyutta algılanır : ilk ve basiti, yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan hayvansal düzlem.. İkinci ve zor boyutu da, diğer tüm canlılardan farklı olan düşünsel analiz düzlemi.. Düşünmeyen canlı, tek boyutlu basit bir düzlem yaşar: hayvansal düzlem!. Ama insanın genelde bulunduğu varsayılan yer ikinci düzlem olur; bu düzlem, bire on, bire yüz, hatta belki bire bin ölçekli, bir dikdörtgenimsi iki boyutlu bir varlık düzlemi! Kolay algılanabilen kısa kenarı sadece yaşamın sürebilmesini sağlayan temel gereksinimlerin oluşturduğu bir boyut; uzun kenarı ise insanın düşünsel varlığını, düşünsel varlığının boyutunu, belki de sonsuzluğu : gerçeği bulabilmenin zor platformu! Düşünsel analiz düzleminin zorlu platformunu kendi içinde salt bir düzlem ya da tek boyut olarak düşünmek de olası değil.. Bu düşünsel düzleme de artı iki boyut imgeleyerek, düşünme ve algılama çabası derinleştirilir. Uzunluğu keşfetmek yetmez; bu gerçeğin sadece bir boyutu, belki derinliği.. Artı imgelenen ikinci boyutun niteliği, bireyin duyumsama yetisinin yüksekliği olacaktır. Varılan bu noktadan sonra ulaşılması hedeflenen şey, gerçeğin kendisi olabilmektir. Zaten bireyin kendisi, gerçeğin kendisi olabilmişse, “Tüm Yaşam” ve “Tüm Zaman” kavramlarının algılanmış olması beklenir “O” birey tarafından.. Bu birey, kimi yönleriyle, nitelikleriyle çevresine yabancılaşacağından, ileri düzey derin konularda: örneğin düşünsel analiz ya da “gerçeği” konuşmada, tartışmada sessiz kalmayı tercih edebilir bu konuların yalnızca bireyin iç dinamikleri oranında ve boyutunda yaşanır olabildiğini bildiğinden ve bu gerçeğe varabildiğinden..

İnsanın, düşünsel ya da nesnel, ulaşamadığını düşünmesi ve algılaması zordur. Görülmeyen, dokunulmayan soyut bir kavrama / olguya boyut kazandırma; ya da bireysel zihin güçleriyle bu olguya kimlik kazandırma düşüncesi, aslında varlığın gizemidir. “Gerçek” basit bir kavram olmadığından, insanların bunu keşfedebilme çaba ve uğraşları en ileri düzeyde saygın bir düşünsel emek olacaktır.

Bireysel yaşam - Tümel yaşam

Bireysel yaşamların irdelenerek gerçeğe ulaşılması, yada gerçeğin anlaşılması zordur. “Tüm Yaşam” algılanabilirse, gerçeğin algılanması, anlaşılması kolaylaşır. Bireysel yaşam küçüktür, basittir, bireyselliklerle doludur, genel hiçbir şey yoktur, geçicidir, günlüktür.. Örneğin, sokakta oynayan çocukları düşünelim: çocukların oynaması gerçektir, zaman gerçektir, yer gerçektir, kişiler gerçektir, olan/olay gerçektir(?) = ama sadece o an için! Oyun bitince, çocuklar dağıldıktan hemen sonra, herşey bitmiştir orada yaşananlardan; bir ev yapılmışsa belki yıkılmış ve yaşananların tümü sonlandırılmıştır! “Tüm Zaman” dikkate alınırsa, burada gerçek olan nedir? Bireysel yaşamda tüm yaşananlar gerçek gibi görünse de, Tüm Yaşam’a yansayan yönü yoktur! Çünkü, gerçek; olan değil, kalandır! Olan, bitendir; oysa kalan bitmez!.. İnsan, bireysel anlamda hep bitendir; ama düşünsel anlamda, düşünebilmiş ve ortaya birşeyler koyabilmişse, bu durumda “kalan” olacak; “gerçek” olacak, gerçek insan kimliğine kavuşacaktır..

Nesnel gerçeklik, Düşünsel gerçeklik

Gerçeğin varlık boyutu ikidir: nesnel ve düşünsel. Yalnızca dokunabildiğini gerçek olarak düşünen, ya da dokunamadığı şeylerin varlığını da zihin gücüyle anlayabilen, algılayabilen.. Bu iki, tümüyle insanların yaklaşım ve yorumuna göredir. Sadece dokunabildiğini ya da görebildiğini gerçek olarak almak, tüm soyut kavramları, olguları reddetmektir! Bu, insanın kendi öz varlığıyla da çelişir. Çünkü insan, nesnelliği ve düşünselliği ile bir bütündür. Nesnel varlığı bedeni ise, düşünsel varlığı da zihinsel eylem ve uğraşlarıdır. Beyin, kimilerince, bir et parçası gibi alınıp basitleştirilerek nesnellik kazandırılsa da, işlevselliği ile insanın düşünsel varlığını sağladığından, basitlikten çok uzak ve hatta insanın ta kendisi olduğunu her zaman ortaya koymıştur. Zihinsel yetersizlikteki bireylerin insan olarak alınması çoğu zaman olanaksızlaşmıştır. Bu nedenle, insanın nesnel varlığı, gerçeklik açısından olandır, geçicidir, yok olmayı bekleyendir. Evet, yaşadığı, var olduğu süreçte gerçektir ama, tüm zamanlar ölçülü genel “Tüm Yaşam’da” kalıcı olamadığı için gerçek olarak alınmaz. Bireysel yaşama göre gerçektir insanın nesnel boyutu. Ancak düşünsel varlığı ile insan, düşünsel gerçekliğini ortaya koyar. Ama düşünselliği ile bir değer üretebilmek koşuluyla tabii ki! İnsan, düşüncesiyle ne üretebilir? Yeni bir düşünce sistemi, düşünce sistematiği, varlığa yeni bir boyut, düşünce ürünü yeni bir fikir, var olan bir fikrin ileri boyut versiyonları, bilgi, soyut kavramlara boyut kazandırılarak diğer insanlar tarafından kolay anlaşılır hale getirme.. gibi uğraşı ve artı kazanımlar insanın düşünsel varlığının sonuçları ve kanıtı olacaktır. Tüm bu düşünsel işlevlerin sonunda üretilen, varılan, anlaşılan, ortaya konulan her şey, gerçeğin ta kendisidir. Gerçeğe ancak düşünceyle, düşünmeyle varılır. Yeter ki insan, neyi aradığını bilsin, “gerçek’ten” ne anladığını bilsin, yaşamdan ve düşünme’den, düşünce’den ne beklediğini bilsin, bilincinde olabilsin! Gerçek, çok basit ama bir o kadar da anlaşılması, algılanması olanaksız gibi duran bir olgu, bir kavramdır.

Gerçeği öğrenmek kolay olsaydı, dünyada yanlış olmazdı; yanlışların çokluğu, gerçeğin zorluğunu gösteriyor. Bireye göre gerçeğin kimliği değişebilir.. İnsanların “gerçek” diye algılayabilecekleri, kendi algılama güçleri kadardır. Gerçeğin gerçek boyutu, bireysel düşüncelerin hep ve çok üstündedir. Çünkü gerçek evrenseldir, asla bireyselliğe indirgenemez.

Düşünürler gerçeği hep araştıragelmişlerdir, bazılarını anımsayalım..

Descartes, “Yöntem Üzerine Söylem” de.. Gerçekliğin, bir bilgisine erişmesinin önüne geçen tüm güçlük ve yanılgıları yenmeye çalışan biri, aslında bir çarpışmaya girmiştir, ve belki bir genelliği ve önemi olan bir sorun konusunda yanlış bir sanıyı kabul etmek, bir çarpışmayı yitirmektir... Bireyi açıkça bilgisizliğini kabul etmeye zorlayan gerçeklik için arayış yerine, her tür sorunda çok fazla sıkıntı olmaksızın bulunabilecek olasılık ile yetinerek amaçlarına daha kolay ulaşacaklardır. Buna karşı, gerçeğin çok az bir bilgisini hiçbir konuda bilgisiz görünmeme gibi bir kendini beğenmişliğe yeğliyor da olabilirler.

Spinoza, “İncelemeler” de.. Gerçek ve yanlış arasındaki ayrımın gerçek düşüncenin şeyleri birincil nedenleri yoluyla bilmekten oluşmasından doğduğunu söylememeliyiz. Çünkü gerçek düşünce yanlış düşünceden bütünüyle ayrıdır; çünkü düşüncenin eğer hiçbir nedeni olmayan ve kendinde ve kendi için bilinen bir ilkenin özünü öznel olarak içeriyorsa gerçek olduğu söylenir. Bu yüzden gerçek düşüncenin nesnelliği başka düşüncelere bağlantılı olmaksızın bu düşüncenin kendisinde olmalıdır ve hiçbir nesneyi neden olarak tanımaz... Gerçek bir düşüncenin nesnelliğini oluşturan şey, bu düşüncenin kendisinde aranmalı ve anlağın doğasından çıkarsanmalıdır. Bunu araştırabilmek için, nesnesinin düşünme gücümüze bağımlı olduğunu ve doğada hiçbir nesnenin olmadığını olanaklı en büyük pekinlikle bildiğimiz gerçek bir ideayı düşünmemiz gerekir.

Friedrich Nietzsche, “Seçilmiş Düşünceler” de.. Gerçekten yüz çevirip sözde derinliklerden hoşlanan kimseler, gerçeğin çirkin olduğu kanısındadırlar: En çirkin gerçeği bilmenin bile güzel olduğunu anlayamazlar. Sık sık ve derin derin öğrenmeye çalışan kimse sonunda –bulunması kendisine hep mutluluk veren- o büyük gerçeği(!) hiç de çirkin bulmaz artık. Güzellik kendinde olan bir nesne var mıdır? Öğrenmeye çalışan kimsenin mutluluğu dünyanın güzelliğini arttırır, her şeyi daha güneşli hale sokar. Bilgi, güzelliğini nesnelerin yalnız çevresine değil, o nesnelerin içine de koyar... Dış görünüşe göre gerçeğin daha değerli olduğunu düşünmek sadece ahlaksal önyargıdır; en temelsiz bir varsayımdır hatta. Şunu kendimize itiraf etmek gerek: Yaşam temel olarak perspektif değerlendirmelerine ve perspektif görüşlerine sahip olmasaydı, yaşam diye bir şey olmazdı. “Dış görünüşler alemi” tümden yokedilmeye kalkışılsaydı, “gerçek” diye bir şey kalmazdı artık. Hatta “gerçek”le “doğru” arasında esaslı bir çelişme olduğunu var saymaya kim zorluyor bizi?.. “Ne’ye inanırsın?” diye sorsalar, Şuna derim: “Her şeyi yeniden teraziye vurmalı!”

C. Horner – E. Westacott, “Felsefe Aracılığıyla Düşünme” de.. En küçük yaştan itibaren biz, başka türlü düşünmemiz için iyi bir nedenimiz olmadıkça sanki şeylerin kendilerini algılıyormuşuz gibi düşünür, konuşur ve davranırız. Şeylerin varlığını öznel duyu algılarımdan çıkardığımı söylemek bazı düşünce süreçlerinin fiilen zihnimde meydana gelmesini gerektirmez. O daha çok üç şeyin felsefi kabulünü ifade eder: 1) Benim bir duyu algısına sahip olduğum yönündeki öznel iddia ile bu algılardan bağımsız olarak maddi bir nesnenin var olduğu yönündeki nesnel iddia arasında bir fark vardır. 2) Nesnel iddia öznel iddiaya dayanır, yani eğer nesnel iddiaya karşı çıkılırsa, öznel iddia genellikle onun ana doğrulanmasını oluşturur. 3) Nesnel iddianın yanlış olmasına karşılık öznel iddianın doğru olması söz konusu olabilir. Bu aynı genel nokta, yani doğrudan algıladığımız şeyin bizim dışımızda olmaktan çok içimizde bulunduğu konusu bir başka oldukça basit kanıtlarla desteklenebilir.

John Locke, “İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme” de.. Genel idealara sahip olması, insanı hayvandan kesin olarak ayırır; bu, hayvanların yetilerinin hiçbir biçimde ulaşamadıkları bir üstünlüktür. Hayvanların tümel idealar için genel imler kullandıklarını gösteren bir belirti bulunamadığı apaçık olduğuna, ne bir sözcük ne de başka bir genel gösterge kullanmadıklarına göre, hayvanların soyutlama yapma ya da genel idealar oluşturma yetilerinin olmadığını düşünmek için yeterince gerekçe hep varolmuştur.

Karl R. Popper, “Daha İyi Bir Dünya Arayışı” nda.. Bizim gerçekliğimiz, birbiriyle bağlantılı olan ve bir biçimde birbirine etki yapan ve kısmen birbiriyle kesişen üç dünyadan oluşur : 1) Varlıkların ve fiziksel durumların, olguların ve kuvvetlerin fiziksel dünyası, 2) Yaşantıların ve bilinçsiz fiziksel olguların ruhbilimsel dünyası, Düşünsel ürünlerin dünyası. Bir zamanlar yalnızca (dünya-1)’i gerçek olarak kabul eden felsefeciler vardı ve halen de var; bunlar materyalistler ya da fizikalistler diye nitelediğimiz filozoflardır. İmmateryalistler diye nitelediğimiz felsefeciler de, yalnızca (dünya-2) yi gerçek olarak kabul eder; bunların arasında fizikçiler bile vardı ve halen de var. En ünlüsü de, daha önceleri Berkeley gibi, yalnızca duyumlarımızı gerçek olarak gören Ernst Mach idi. Bir de hem fiziksel (dünya-1)’i ve hem de ruhbilimsel (dünya-2) yi gerçek olarak alan, var sayan “düalist” diye tanımlanan filozoflar vardı. Yalnızca, insan aklının fiziksel ürünleri değil, düşünsel ürünleri de gerçektir. Bu düşünsel ürünler de (dünya-3)’ü oluşturur. Gerçeğin biçimlenmesi, dünya-1, dünya-2 ve dünya-3 arasındaki karşılıklı etkileşimdir; deneme ve yanılmalar sürecidir. Kuramlarımız ve düşlerimiz, bu deneme-yanılmalarla şekillenir. Bugün hepimizin uçak diye bildiği, Leonardo’nun kuş buluşu, yapıtı, yani biçimlendirmesi buna bir örnektir :
Önemli olan, uçmayı sağlayacak “uçma” düşünün olmasıdır.
(.. Düşünsel dünyanın, düşünsel sürecin gerçekliğine karşı çıkmak, nesnel gerçekliklerin oluşum süreçlerini görmezlikten gelmek ya da görmek istememek olacaktır.)

Alexandre Kojeve, “Hegel Felsefesine Giriş” de.. “Bilimsel bilgi”, gerçeğin “yaşamına” ve “diyalektik eylemine” hiçbir art düşüncesi olmaksızın kendini verir ya da teslim eder. Dolayısıyla, gerçek olarak hakiki olan bu bilginin, neresi olduğu bilinmeyen, ama gerçeğin dışında olan bir yerde konuşlanarak gerçek üzerine derin düşünceler yürüten sözde felsefenin (yani Hegel öncesi felsefenin) ve (Newtoncu) sözdebilimin “Derin-Düşüncesiyle” hiçbir ilgisi yoktur. Ve bu derin düşünce, bilginin nesnesinden güya özerk ve bağımsız olan bir bilen özneye dayanarak, “gerçek” üzerine bir “toplu - bakış” verme iddiasındadır; ama bu özne, Hegel’e göre, bilinen ya da açığa-vurulmuş Gerçekliğin yapay olarak yalıtılmış bir yanından başka bir şey değildir... Özne ve nesne, “nesnel - gerçekliğe” de, “empirik - varoluşa” da sahip olmayan soyutlamalardır. Gerçek olarak varoluşan, -hakkında konuşulan- Gerçeklik söz konusu olduğuna ve de gerçeklikten söz ettiğimize göre, bizim için ancak, hakkında - konuşulan bir Gerçeklik söz konusu olabilir-, evet, Gerçek olarak varoluşan, nesneyi – bilen - Özne’dir ya da başka bir deyişle özne – tarafından – bilinen - Nesne’dir. İkileşmiş olan, ama eşit olarak gerçek olduğu için kendisinde tek olan bu Gerçeklik, tümlüğü içinde ya da Bütünsellik olarak ele alındığında, Hegel’in “Tin” (Ruh) ya da “Mutlak İde” ( ..uzay ve zamanın ötesinde, öznenin dışında, kendiliğinden var olan, duyularla değil, yalnızca ruhen algılanabilen asıl gerçeklik) dediği şeydir. Hegel, “Mutlak Kavram” da der. Ama, açığa – vurulmuş – bütünsel - Varlığın bir parçasını, Tin’in ya da İde’nin bir “kurucu - ögesini” belirtmek için de kullanılabilir.. “Kavram”, somut bir antitenin “özsel – gerçekliği” ya da “özüdür”, yani bu antitede, onu belirten ya da açığa – vuran, sözcüğün anlamına karşılık gelen gerçekliktir.

Montaigne, “Denemeler” de.. Her şeye inanıp ikna edilmeye hazır olmayı basitlik ve cahillik olarak nitelendirmemiz nedensiz değildir. İnanç, aklın üzerindeki bir izlenime dayanır ve akıl ne denli güçsüz olursa, üzerine herhangi bir düşünceyi yapılandırmak o denli kolay olur. Bize akıl-mantık dışı gibi gelen her şeyi yanlış diye küçümseyip yermek, aptalca bir ukalalık olur; bu, diğerlerinden daha zeki olduklarını düşünenlerde genel olarak görülen bir kusurdur. Bireyin her şeyi kendi güç ve kapasitesinin düzeyine indirgemesinin üstünde bir yanlış olamaz.

George Berkeley, “İnsan Bilgisinin İlkeleri Üzerine” de.. Bütün sonsuz çeşitlilikteki ideaların ya da bilgi nesnelerinin yanında, bunları bilen ya da algılayan; istemek, imgelemek, anımsamak gibi çeşitli işlemler uygulayan bir şey vardır ki, bu algılayan etkin şeye zihin, tin, ruh denir. Bu sözcüklerle idealarımdan herhangi birini değil de, onlardan büsbütün farklı bir şeyi, idealarımın kendisinde varoldukları ya da kendisiyle algılandıkları birşeyi gösteriyorum: Bir ideanın varoluşu, algılanmasından başka bir şey değildir... Zihin olmaksızın ne düşüncelerimizin, ne tutkularımızın, ne de imgelemimizin biçimlendirdiği idealarımızın varolamayacağını herkes kabul eder. Duyuya verilen çeşitli duyumların ya da ideaların, bunlar nasıl harmanlanmış, nasıl kaynaşmış olurlarsa olsunlar, yani oluşturdukları nesneler ne olursa olsun, kendilerini algılayan bir zihin olmaksızın var olamayacakları da o denli açıktır... Duyu ideaları imgelem idealarından daha sağlam, daha canlı ve daha belirgindirler; kalıcı, düzenli, bağlamlıdırlar; istencin etkileri olan idealar çoğunlıkla gelişigüzel uyarılırlarken, onlar birbirlerine bağlanışlarındaki güzelliğin, yaratıcılarının bilgeliğini, iyiliğini açığa vurduğu düzenli zincirlemelerle, dizilerle uyarılırlar.

Şimdi de gerçeğin varlığını ve boyutlarını inceleyelim...

“Yaşam – Düşünce – Ölüm” üçgeninde gerçeğin varlığı

Yaşam, düşünce ve ölüm kavramlarını genel açıyla değil bireysel bazda ele alarak irdeleyelim. Bireysel anlamda yaşam - bireysel yaşam gerçektir; bireyin düşünselliği – düşünebildiği gerçektir; bireyin ölümü – sonlu olduğu gerçektir. Zaten bireysel varlık doğumla başlıyorsa, ölümle sonlanacağı da açıkça vardır, bellidir, kesindir. Yani, yaşamın ölümle sonlanacağı gerçektir. Peki, doğumla – ölüm arasındaki var olan sürece “yaşam” diyorsak ve bu sürecin insan öznelinde dar açıyla incelendiğinde, mercek altına alındığında karşılaşılacak tek önemli olgunun da, bireylerin “düşünsel varlıkları” olduğu kolaylıkla görülecektir. Çünkü insanın, yaşamı boyunca her yaptığı, düşüncesinin ürünü olduğuna – olacağına göre, bir insanın yaşamının düşünsel olmaması düşünülemez! İnsanın yaşam sürecinde gerçek varlığını sürdürmesi, “bedensel” ve “düşünsel” olmak üzere iki boyutta olacağına göre, bu iki boyutun irdelenmesi sonucunda, açıkça ve netlikle görülecek ve anlaşılacaktır ki, bedensel – biyolojik yaşam içgüdüsel – bilinçdışı olarak sürecek, yerine getirilecek, gerekleri yapılacaktır. Oysa yaşamın diğer boyutunun, “düşünsel” sürecinin içgüdüsel – bilinçdışı olduğu söylenebilir mi? Düşüncemiz, düşündüklerimiz bilincimizle olur. “Bilinçsiz Düşünme” diye bir olgu, bir eylem düşünülemez, var sayılamaz, olası görülemez! Böylece, bireyin yaşamı, belirtilen üçgen içinde ele alındığında, “yaşam – düşünce ve ölüm” ün, insana, “gerçek” kavramının, olgusunun ne olduğunu kolaylıkla algılatabilecektir. Doğumla – yaşamla başlayan insan ömrünün – yaşam sürecinin ölümle sonlanacağı da biliniyorsa, sonrasını düşünmeye gerek de duymadan(!) gerçeğe gidilebilinir. Yaşamın varlığından düşünselliğe, düşünsel gerçekliğe gidebiliyorsak, bu, bir anlamda, gerçekliğin, düşünsel yaşamda olduğunun da kanıtı olur, düşünsellik bilinçdışı bir olgu olmadığına göre! Düşünce boyutu olmayan bir yaşam düşünülebilir mi? “Düşüncesiz” kavramı / sıfatı / niteliğini bir insan için düşünebilir miyiz? Hatta çoğu kültürlerde bu bir hakaret olarak alınır! Yaşam – Düşünce – Ölüm üçgeninde “gerçeğin” varlığını ve bu üçgenin, gerçeğin kendisi olduğunu düşünürsek, insana tek kalan, yalnızca bu sonucu algılayabilmektir.

“Yaşam – Düşünce – Ölüm” üçgeninde gerçeğin boyutu

Şimdi de saptanan bu gerçeğin boyutlarını irdelemeye geçelim.. Bu boyut önemli mi, niçin? Bu soru bir bakıma, “ne denli gerçek?” sorusunu sormak gibi de olmuyor mu? Evet ama bilinmeli ki, bir olgunun en az varlığı kadar boyutunun da irdelenmesi, analiz edilmesi gerekir ki, her açıdan ele alınmış olabilsin.. Yaşam ne denli gerçek; düşünce ne denli gerçek; ölüm ne denli gerçek? Bu kavramların bireyin usunda, zihninde, belleğinde ne denli güçlü ve önemli bir yer işgal ettiğini düşünelim! Şu kesindir ki, her insan, yaşamını öncül ve ivedi bir önemle dikkate alır. Çünkü bireyin yaşamı, bireyin varlığının kendisidir. Tartışmasız ilk kabullenmesi gereken şey, yaşamıdır. Hemen sonrasında da insan, belirli bir olgunluk düzeyine gelince, çevresindeki yaşam sonlanmalarını yaşıyarak, “ölüm” ün soğuk (!) yüzünü dolaylı bir biçimde anlamış, öğrenmiş olur. Ölümün gerçekliğini anlayınca, yaşamın kendisini ayrıntılarıyla sorgulama gereği duyar. İşte, tam “gerçek”in aranmaya başlanacağı en kızgın, en kor nokta! “Neden?”, “Niçin?”, “Ama..” lar çoğaldıkça, düşünceler, hatta derin – derin düşünceler başlar : Yaşamın kendisi sorgulanmaya başlamıştır.. Yaşam sorgulanmaya başlayınca, bireylerin göstermelik, sözde, basit düşünsel değerlemelerle ikna olmaları zordur. Gerçekten ikna olmak için her yolu deneyecek, her kapıyı aralayacak, her kitabı arşınlayacak, her düşünürü irdeleyecek ve tüm bunların sonunda “GERÇEĞİ” bulmaya, “gerçeğin gerçek boyutlarını” algılamaya çabalayacacaktır. İşte, insan düşünselliğinin zor gizemi.. Gerçekle karşılaşmaya ve boyutlarını algılamaya başlayınca, daha ileriki aşamalarda gerçeğin boyutunu sorgulamaya devam eder. Çünkü, gerçeğin “gerçek varlığının” algılanması, ancak boyutunun kavranmasıyla olasıdır.

Platon, “İdealar, duyulur şeylerden her bakımdan daha –gerçek- tirler; İdealar, düşünülebilecek tek gerçeklik- tir” der. Buna karşın Aristoteles, “Bilginin tek kaynağı duyu verileridir, ancak duyu verileri doğrultusunda gerçekliğe açılabiliriz.” derken, “duyu”nun temel alınması zorunluluğunu koyar. Bununla, yalnızca nesnel gerçekliği varsaymış ve duyu sahibi “özne” olmadan “duyu”nun, düşünsellikten ve düşünceden soyutlanarak bir başına ele alınmasını savunmuştur. Oysa, dış dünyayı algılama yetisi salt duyularla olanaklı olamamakta, insanın zihinsel ve düşünsel güçleriyle duyu ötesi gerçekler de algılanabilmektedir. Hegel ise, “Gerçek, ussal olandır.” saptamasıyla, gerçeği, akıl ile kabul edilebilen olarak ortaya koymuş, salt nesnellikle “tüm gerçeği” algılamanın olanaksızlığını savunmuştur.

İlk düşünen insanda bu yana her düşünen, kendi düşünsel gerçekliğinin boyutu ölçüsünde kimi varsayımlar elde etmiş, ve ulaştıkları bu düşünsel noktaları, bir şekilde insanlara: kendilerinden sonraya bazen “gerçek” gibi; bazen de “gerçek” olarak sunmuşlar hatta savunmuşlardır. Oysa daha dünkü bir sav bile, daha bugünden karşıtlarıyla didişirken, düşünsel diyalektiğin, düşünsel devinimin olmadığını nasıl düşünebiliriz? Öyleyse, hep aranagelen “gerçek”, bireysel bazda insanın kendi içsel değerlerinde, bu değerlerin yücelik ya da zenginliklerinde gizlidir ve fakat bireyin algı yetisinin güçlülüğü oranında vardır. Yoksa, bir düşünürün “gerçek” diye belirlediği şeyin, diğer tüm insanlarca nasıl anlaşıldığını, karşılandığını, algılandığını hep görüyoruz : Sınırlı sayıda bir grup insan bunları tartışıyor, ve kendi aralarında : “hayır böyle..”, “ama şöyle..”, “benim görüşüm ise..” gibi sözlerle genel “Tüm Yaşam”a ne denli geçirebiliyorlar düşüncelerini?!

Ve sonuçta her insan, kendi gerçekleriyle başbaşa : ister buna “bedensel yaşam” densin, ister “hayvansal yaşam”; ister “nesnel yaşam”; ister “öznel yaşam”; ister “düşünsel yaşam”; ister “imgesel yaşam”; ister “tinsel yaşam”.. her ne denirse densin.. Bir insanın yaşamında yaşadıkları ve yaşayacakları kendi gerçekleri olacaktır. Tabii ki, “Yaşam – Düşünce – Ölüm” üçgeninin gerçekliği ve kendi içsel sorgulamalarını yapabildiği objektif gerçeklikte..

Benden aforizmalar:

Gerçeğin rengi beyazdır; ancak insanların bireysellikleri gerçeğe gri görünümü verir.

Kendi varlık gerçeğinin bilincinde olamayanın, başka gerçekleri algılaması olanaksızdır.

Her konunun gerçekliği, o konunun düşünsel boyutu kadardır.

Gerçeği görebilmek için düşünmeyi bilmek yeterlidir.

Bireyin düşünsel zenginliği, düşünsel gerçeklerinin boyutudur.

Düşünmeyi bilmek insana salt gerçeği değil, gerçek ötesini bile yaşatabilir!

Bilinçli ve akıllı her insanın en büyük hedefi, gerçeği aramak, ulaşmak ve yaşamak olmalıdır.

Mahmut Özturan

Kaynaklar:
(1)Felsefe Sözlüğü/Orhan Hançerlioğlu
(2)Felsefe Sözlüğü/Afşar Timuçin
(3)Paradigma Felsefe Sözlüğü/Ahmet Cevizci
(4)Felsefe Sözlüğü/Sarp Erk Ulaş

© 2010 felsefem.net. Sitedeki yazılar, 5846 sayılı T.C. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması altındadır, izinsiz kullanılamaz.