G
Ü Ç
Güçlü,
haklı olmaya gereksinim duymaz; ama haklı, güçlü olmak
zorundadır!
Güç,
genel açıdan, belli bir sonuca ulaşmak, belli bir
amacı gerçekleştirmek amacıyla, başta toplumsal, siyasal
ve ekonomik gereçler olmak üzere, eldeki bütün araçları,
istenen sonuçları sağlamak amacıyla kullanabilme becerisi
olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda gücün değeri, çoğunlukla
istediği sonucu elde etme yolunda karşısına engel
olarak çıkan öteki güçlerle giriştiği mücadeleye bakılarak
ölçülmektedir. Güç kavramı, siyaset, toplum ve devlet
felsefelerinde kilit değerde bir yer tutmasına karşın,
bu alanların dışındaki öteki felsefe dallarında çoğunlukla
tinsel, düşünsel, yaşamsal ve bedensel yetkinliğin
derecesini eğretileyen bir anlamda kullanılmaktadır.
Bu bağlamda tarihin ilk filozofu olarak görülen Thales,
ve Aristoteles’in aktardıklarından öğrendiğimiz kadarıyla,
“varolan bütün her şeyin, Tanrı ile dolu olduğuna”
inanmakta, buna inanırken de her şeyin belli türden
bir güç taşıdığına yönelik temel bir farkındalık taşımaktadır.
Nietzsche’ci yaşam felsefesinde bütün bir yaşamın
kendisine göre yapılandığı “güç istemi”, tarih boyunca
değişmeden kalan tek gerçek olarak değerlendirilmektedir.
Toplumbilimci Max Weber’e göre güç, “belli bir toplumsal
ilişki bağlamında belli bir konumda bulunan bir eyleyenin,
karşısına dikilen bütün direnmelere karşın, olasılığın
dayandığı temellerin hiçbir önemi olmaksızın, kendi
istencini gerçekleştirme olasılığı”dır.(103)
İnsan,
doğumundan kısa bir süre sonra, konuşmayı öğrenip,
ayaklanıp çevreyi tanıdığında, ilk öğrendiği şeyler
arasında değilse bile, ikincillerde mutlaka vardır
güç! Çünkü toplumsal altyapı, bireyin yetiştirilmesinde,
temel eğitiminde verilmek istenen, en temel gibi görünen
şeylerden birisi “güç” olarak kabul edilir ve daha
çocukluğun ilk yıllarında, bu olgunun, gücün gereklilik
bilincinin insana verilmesine çalışılır. Çocuk yaşlarda
güç, “güçlülük – kuvvetlilik – yeterlilik” olarak
verilir. Bu düşünce biçimi kısmen doğrudur ve tümüyle
yanlış da sayılmaz! Ve, verilmeye çalışılan bu bireysellik
altyapısı, eğer çevresi tarafından önemle vurgulanmışsa,
bu bireyde güç, her zaman kuşkuyla bakılan, “ya güçsüz
olursam?”, “ya güçlü olamazsam?” gibi kendi kendisine
sorduğu içsel sorularıyla bireyin doğru gelişimine
olumsuz katkılarda da bulunabilir. Şöyle bir düşünelim;
çocukluk döneminde hep bu kaygının hakim olduğu bir
gelişim süreci, kuşku ve kaygıya da dönüşürse, yaşamın
daha ilk yıllarında, yaşamı yaşanmaz yapabilecek bir
etken, bir güç haline bile gelebilecektir. Doğaldır
ki, bunun tam tersini düşünmek de ilginç olacaktır:
Bireyin çocukluk ve gelişme yıllarında öyle bir ailede,
öyle bir çevrede yetiştiğini varsayalım ki, hiç “güç”ten
ve “güçlü olmak”tan söz edilmemiş olsun ve hatta güçlülüğün
yanlışlarından – korkularından, güçlülüğün – güçlü
olmanın, bireye yanlışlar yaşatabilecek bir öge olduğunun
anlatıldığı bir çevrede yetişen bir çocuğun geleceğini
düşünmek bir hayli ilginç olacaktır. Birinci örneğin
tam tersine, bu çocuk da ileriki gençlik ve kişilik
kazanım yıllarında, güçlülüğün yanlış bir olgu olduğu
bilinçaltına işlenmişse eğer, hep güçten ve güçlü
olmaktan kaçma eğiliminde olacağı için, işin kötüsü,
belki de zayıf olmaya yönelecek, nötr kalmaya çalışacak,
hep silik bir kişilik yapısı sergileyecektir bilinçsiz
de olsa! Bunun da ne denli kötü bir duruma neden olabileceği
açıktır. Zaten, genelde yaşamın kendisi de bir “denge”
değil midir? Genel yaşamlarımızın bir denge içinde
olması durumu, bizlere güzellikler yaşatabilecek ,
bizleri hep iyiye götürebilecektir. Buradaki iki örnekte
de, bir denge unsuru olarak gücün gerekliliğini ve
fakat yanlışları da olabileceğini bir denge üzerine
kurarak çocuklarımıza verebilirsek, en doğrusunu yapmış
oluruz.
TOPLUMSAL
YAŞAMDA GÜCÜN ÖNEMİ
Yararlı
güç, her koşulda, her biçimiyle değerdir. Gücün her
indirgenmiş bazı da birey temelli olacağından, toplumsal
yaşamdaki gücü irdelerken, lider ya da yönetici bağlamında
toplumsal gücü belirleyen temel etken yine birey temelli
olacaktır. Bu durumda gücün varlığının bireysel boyutuna
girmeden, burada, toplumun gücünü, güçlü oluşunun
önemini irdeleyelim. Toplumsal yaşamda gücün varoluşu,
yönetici ya da iktidarın pozitivist ve yarardan yana
olma ile bunun karşıtı olma hali arasındaki pozisyonundan
doğrudan etkilenen toplumun yaşayacağı olumlu ya da
olumsuzlukların bütünü, o toplumun yaşamında , varlığındaki
gücün niteliğinin yansıması olarak kendisinigösterecektir.
Ülkenin yönetsel gücü, gerçek anlamda bir demokrasi
ile halkın elinde ve kontrolünde değilse, yönetim
biçimi demokrasi bile olsa, bireysel-lider temelli
güç, halka her türden olumsuzluk yaşatabilir nitelikli
olacaktır. Böylesi durumlarda yönetsel gücün bireyselliği,
o toplumu ciddi açmazlara sürükleyebilecektir. Toplumun
her bireyinin yaşanması olası tüm sorunlarda mutlak
sorumluluğu olacaktır. Toplumun bilinçlilik düzeyi,
gücün kendisinde olmasını belirleyici en önemli, en
temel etkendir. Toplumun bilinç düzeyinin düşüklüğünün
en büyük sorumlusu aydın sınıftır.
Çünkü aydın sınıfın kendi özel yaşamlarından çok,
toplumun aydınlanması ve bilinçlenmesi yönünde yapacağı
çalışmalar ve çabalarıyla toplumun bilinçlenmesinin
sağlanması ile, güç halkın kendisinde olabilecek,
bireyselliğin olası yanlış ve hataları toplumsal niteliğe
dönüşmeyecektir.
Toplumsal
yaşamda güç, bireylerin bilinçlenmesiyle oluşturulacak
kitlesel gücün varlığını ve sürekliliğini sağlayabilecektir.
Bireylerin, yaşadıkları toplumun güçlülüğünü görüyor,
hissediyor, inanıyor ve kısacası yaşıyor olmaları,
aynı zamanda, dolaylı olarak mutlulukların da temelini
oluşturabilecektir. Çünkü insanın güçlü olduğuna inandığı
bir toplumda yaşıyor olma hissi, bireylerin kendisine
bir güven duygusu verecek, ve bu güven, dolaylı olarak
mutluluğun temel taşlarından birisini oluşturacaktır.
Burada
mutluluk, toplum huzuru anlamıyla toplumsal nitelikli
olacaktır. Toplumun güçlü olması, bireylerinin bilinçliliği
ile ve daha sonra da, sonraki kuşakların bilinçli
eğitimiyle sürdürülebildiği ölçüde, toplumun geneline
mal edilebilmiş güçlü ve dolayısiyle mutlu bir yapıyı
kazandırabilecektir.
Nietzsche’ye
göre insan varlığındaki temel ilke, insanların daha
fazla güç elde etmek için yaşamlarını zaman zaman
tehlikeye atmaları olgusunun da ifade ettiği gibi,
yaşama isteğinden çok, güç istemidir. Savaşta zafer
kazanma, rekabette üstün olma, başkalarını etkileme,
sanatsal yaratım, filozofun evreni entellektüel bakımdan
fethetmesi, söz konusu güç istemini gözler önüne serer.
Nietzsche’ye göre insanlar, daha güçlü olmak için,
bilerek ve isteyerek birtakım hazlardan kaçıp, birtakım
acılara katlanırlar. İfadesini yaratıcı eylemlerde
bulan güç, tüm insanların peşinden koştukları en yüksek
mutluluğu sağlar. Mutluluk, haz dolu saatlerin yoğunluğundan
değil de, gerçek bir güce sahip olmaktan ve bu gücü
yaratıcı bir biçimde yaşama geçirmekten oluşur.(12)
GÜÇLÜLÜK
VE HAKLILIK
İlginç
ve zorlu bir paradokstur bu; güçlünün haklılığı ya
da haklının güçlülüğü! Biribirlerine çok tezat bu
iki olgu, bireysel ve toplumsal yaşamlarda, tarihin
başlangıcından beri sorunlar yaşatagelmiştir. Hele
21. yüzyıla girilen yıllarda bile, yaşanmış ve halen
de yaşanmakta olan örnekler, paradoksun ciddi ve zorlu
boyutunu gözler önüne sermektedir. Önce, bireysel
açıdan konuyu ele alalım: güçlü bir birey, haklı olup
olmadığını düşünmeden, gücünün yetebildiği her şeyi
yapmaya umarsızca yeltenecektir. “Ben güçlüyüm, yaparım”
öngörüsü, bireyleri ussal davranışlardan uzaklaştırır.
Hele bu öngörüye sahip bireylerin pozitivist bir kişilik
altyapısı yoksa, çevresine ve yaşadığı topluma ciddi
sorunlar yaşatması olasıdır.
Güçlü,
haklı olmaya gereksinim duymaz; ama haklı, güçlü olmak
zorundadır! Gerçekten, haklı bir insan eğer güçlü
değilse, zayıf yapısıyla haklılığını nasıl gösterecek,
nasıl kabul ettirebilecektir karşısındaki zorbaya!
Örnekleyelim: Zorluklarla sahip olabildiği eski bir
otomobiliyle trafikte kırmızı ışıkta dururken, arkasından
gelen alkollü bir zorba sürücünün kendisine çarparak
ciddi zarar vermesi ve sonra da, sanki kırmızı ışıkta
durduğu için suçluymuş gibi, zorba tarafından itilip
kakılması ve hatta dövülmesi!.. Zavallı adam, haklılığını
bu zorbaya karşı nasıl savunabilecek? Yaşanan olumsuzlukların
geri dönüşü de yok! Haklı olmak, sorunlardan uzak
olunacağı anlamına gelemiyor hiçbir zaman; haklılığınız
ile, güçlü de olmak zorundasınızdır.
Aristoteles
der ki: “Güçlü olanın haklı olması gerekmez!” Gerçekten
de, günümüz dünyasında gerek bireysel, gerekse ulusal
boyutlarda pek çok örnekleri yaşanmış ve yaşanmaktadır.
Güçlü olan, haklılık durumunu irdelemez, her şeye
hakkı olduğunu düşünür. Oysa bilindiği gibi, J.J.Rousseau
ünlü yapıtı “Toplum Sözleşmesi”nde, “Güç hak yaratmaz”
ve “Güçlü, gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine
sokmadıkça her zaman egemen kalacak kadar güçlü olamaz.”
demiştir. Ayrıca, güçlünün adalet ve hakkı algılama
ve yorumlaması yalnızca kendi öz çıkar ve yararına
olacak şekildedir. Thrasymakhus, (Platon – Devlet)
“Adalet, güçlünün işine gelendir” derken, bu düşünceyi
destekler. Güçlünün yararına olanlar doğru, hak ve
adalet; güçlünün işine gelmeyen, yararına olmayanlar
ise yanlış ve haksızlık(!) olarak gösterilecektir
diğer insanlara! Bu nedenle haklının güçlü olması,
tümel yaşamın iyiliğe ulaşması için en gerekli koşullardan
birisidir ve buna ulaşılması için her bilinçli ve
düşünebilen bireyin, “Hak için” savaşım vermesi zorunludur.
Nietzsche
“Güç İstenci”nde bireylerin nasıl daha güçlü olabileceklerine
şöyle bir reçete verir : “Yavaş yavaş karar verilmelidir,
ve karar verilen şeylere inatla sarılmalıdır, bundan
sonrası kendiliğinden gelir. Ani davrananlar ve değişkenler,
zayıfların iki türüdürler. Kendinizi onlarla karıştırmayınız,
aradaki mesafeyi hissediniz.”
Güçlülük
ve haklılık konusunu toplumsal açıdan ele aldığımızda,
çok daha ciddi boyutlara ulaşan ve önemlilik derecesi
artan bir durumla karşılaşırız. Çünkü bireysel bazda
çözülebilen kimi güçlülük ve haklılık – haksızlık
sorunları, toplumsal bazda yaşanır olduklarında, sorun,
birkaç kişiyi değil, bir toplumu, bir halkın tamamını
ve hatta halkların tamamını etkileyebilecek, tümel
yaşama sorunlar taşıyabilecektir. Günümüzde uluslararası
boyutta yaşanan her türden sorunun temelini güçlülük
ve güçlü olmanın verdiği pervasızlık ve tutarsızlık
oluşturmaktadır. Bölgesel ya da uluslararası üstünlük
gücünü elinde tutanlar, haklı olmaya gereksinim duymadan
ve hatta haklılıklarını sorgulamaya bile gerek duymadan,
her yaptıklarına “haklı” görüntüsü vererek ve güçlerini
adaletin sağlayıcı unsuruymuş gibi göstererek tüm
insanlığa, tüm dünyaya ne denli sorunlar yaşattığı,
yaşanmakta olan bir gerçektir.
GÜCÜN
GÖLGESİNDE YAŞAYAN HİÇLER
Kendisi
bir güç ya da güçlü olamayan birey, bir başka güç
olarak gördüğü ya da kendi özel durumuna oranla güç
olarak algıladığı bir birey ya da olgunun gölgesinde,
bir bakıma koruması altında bulunma gerek ve zorunluluğu
duyar. Zaten, bu gerek ve zorunluluğu duymasa bile,
“güç”, ondan yararlanmak isteyecek ve sanki yardımcı
olmak istiyormuşcasına onu gölgesine(!) almaya çalışacaktır.
Güçlünün güçsüze bakış ve yorumuyla, güçsüzün güçlüye
bakış ve yorumu çok farklı gibi görünse de, aslında
aynı mantık ekseninde algılanması olasıdır. Şöyle
ki, güçlünün güçsüze yaklaşımı, kendisinin sahip olduklarına
muhtaç olandan bir ad altında yararlanma psikolojisiyle
bilinçaltının harekete geçmesi şeklindedir. Güçsüz
ise, güçlü olana, ya da güçlünün sahip olduklarına
muhtaçlık düşüncesinin zorunluluğuyla, güçlü olana
itaat etme ya da sığınma gerekliliğini bilinçaltında
hissetmesidir.
Her
iki durumda da, bir muhtaç olma durumu, bir zorunluluk
yansıması, bir bilinçaltı aktivasyonu söz konusudur.
Aslında buradaki muhtaç olma ve zorunluluk durumları,
gerçek anlamda yaşamsal olmayıp, nesnel ya da güncel
gereksinimlerin elde ediliş süreciyle doğrudan bağıntılıdır.
Kendi
özüne güvensizliği ile bireyin kendi iç dünyasında
yaratmış olduğu zayıflık ve güçsüzlük, kendisinden
daha güçlü olmasa bile, özgüveni daha güçlü başka
birilerine, zayıf olanın bu duygusunu kullanma fırsatı
verecektir. Bireyin, kendisini güçsüz ve kendisine
yetebilen bir yapıda hissedememesi, kendisini, koruması
altında bulunmak isteyeceği güçlerin arayışına götürebilecektir.
Bu
yapıdaki birey, kendi öz varlığını ve kişiliğini bir
anlamda askıya alacak, donduracak, ruhsuz kalacaktır.
Güçsüzlüğünü, zayıflığını kabullenen birey, bir bakıma
ruhsuzluğunu da kabullenmeye ve hatta itirafa yönelmiştir.
Çünkü başka bir insan, güç ya da olgunun koruması
altında bulunmayı yaşam biçimi olarak kabul etmiş
bir insanın, kendi içsel dünyasından ve değerlerinden
ödün vermeden yaşamını sürdürebilmesi olanaksızdır.
İçsel
değerlerini bir kenara koyabilen, kişiliğini bir başkasının
ölçütlerine göre yeniden düzenleyen, hatta ruhunun
esaretini göze alarak özgürlüğünden her tür ödünü
verebilen bir insanın, bir hiç olması kaçınılmazdır.
Çünkü bir insanı hiç olmaktan koruyan, öznel varlığı,
inandığı değerleri ve özgür yaşamıdır. Bir başka bireyi
ya da olguyu, kendisi üzerinde bir güç olarak gören
ve kabullenen birey, bir hiç olmayı da kabullenmiştir.
Bertrand Russell’in “İnsanlar üzerindeki güç, aslında
yapmamaları gereken şeyleri yapmalarını sağlamakla
gösterilir” sözü, bireylerin, aslında yapmak istemedikleri
halde yapmak zorunda kalışlarından dolayı bir gücün
gölgesinde yaşamayı kabul etmeleriyle, bir hiç olmayı
kabullendiklerinin bir başka anlatım biçimidir.
Afşar
Timuçin, gücün açılımını şöyle yapar: Kendini koruma
ve etkin kılma içgüdüsü her yerde insanı, özellikle
belli bir bilinç yetkinliğine ulaşamamış insanı güç
kazanmaya ve iktidar olmaya itiyor. İnsan için en
iyi korunma biçimi, güçlü olmakla belirgindir. İnsan
için gerçek anlamda korunma, saklanmakla ya da kaçmakla
olduğu kadar, üstüne gitmekle yani saldırıyla ilgilidir.
Tek başına çok güçsüz bir varlık olan, ancak toplumsallıkla
gerçek etkinliğini ortaya koyabilen insan bireyi özellikle
kendini koruyabilme adına durmadan toplumsal güç oluşturma
tasarıları geliştirir. Bu da bitmez tükenmez bir güç
arayışı demektir. Bu durum bize, korunmanın etkin
ve edilgin olmak üzere biribirini tümleyen iki yüzü
olduğunu gösteriyor. Her güç arayışının temelinde
bir korku etkeninin varolduğunu kolayca görebiliriz.
Güçsüzlüğünden korkan insan ya da güçsüzlüğü nedeniyle
pek çok dış etkenden korkan insan, güç oluşturmak
için ince hesaplar yapmak zorunda olacaktır. (felsefelogos/16)
İYİ
VE YARARLI GÜÇ
Doğru
güç, iyi ve yararlı olan, değerli olan, tümel yaşamın
yararına olan güçtür. Yararlı güce sahip olan insan
değerlidir. Nietzsche “Güç İstenci”nde, bir insanın
değerinin, onun insanlar için ne denli yararlı olduğu
ya da ne denli zarar verdiğine göre belirlendiğini
söyler. Gücün doğru ve değerli olması hangi koşullara
bağlıdır, hangi koşulları gerektirir? Doğaldır ki
bir olgunun ya da herhangi bir şeyin iyiliği, onun
yararlılığı ile doğru orantılıdır. Ne denli yararlıysa
o denli iyi olarak kabul edilir. Buradaki “iyi” ve
“yarar” sözcüklerinin kapsamının da bireysel bazda
değil, tümel yaşamı; tüm insanlığı içine alacak denli
algılanması gerektiği, gerekliliği de açıktır. Çevremizdeki
en basit, en sıradan konuları bile bu nokta için örnek
alabiliriz. İyi insan dendiğinde, en azından yararlı
olması düşünülür, yararlı olmasa bile, hiç değilse
zararlı olmaması umulur. Öylesi bir dünyada yaşıyoruz
ki, zarar görmeyeceğimizden emin olduğumuz nötr bir
olguyu – durumu – bireyi “iyi” görür olduk! İyiliğin
gerektirdiği ön koşul, bireysel anlamda değilse bile,
genel anlamda, insanlığa ve tümel yaşama yararlı olmasıdır.
“Kendisine bile hayrı yok” yakıştırması yapılan bir
bireyin “kimseye yararı yok” durumunda olduğunu biliriz.
Kimseye –kendisine bile- yararı olamayan bir insanın
güçsüzlüğü ve zavallılığı yadsınmaz bir gerçektir.
Kendisine bile yararı olamamak! Çokça örnekleyebiliriz
bu tabloyu. Hemen aklımıza gelen, bireyin zavallılığı
ve güçsüzlüğüdür. Bireysel anlamda güçsüz olanın,
birşeyler üretebilmesi ve verimliliği düşünülemez.
Burada bireysel güçsüzlüğü öznel ya da nesnel açılardan
ele alabiliriz. İster bireyin içsel ve düşünsel dünyalarındaki
güçsüzlüğünü; ister nesnel sahiplikleri –dış dünyasındaki
güçsüzlüğünü dikkate alalım, hep bireyin, öncelikle
kendi özel dünyasına ve sonra da kendisi dışındaki
dünyaya birşeyler katması, üreticiliği ve verimliliği
beklenir. Bu iki dünyasında da hiçliği görülen bireyin
güçsüzlüğü ve dolayısiyle zavallılığı mutlaktır. Bunun
nedenleri, ya doğuştan getirilmiş gensel yapısı; ya
da doğumdan sonra çevrenin yanlış etkilemesiyle oluşturulmuş
ruhsal altyapısıdır. Nietzsche de, “Güç İstenci”nde,
“güçlü ve zayıf insan” kavramının, birçok gücün kalıtımla
bireylere geçişinin kanıtı ve bir toplamı olduğunu
savlayarak, gücün bireylerdeki kalıtımsal varlığına
dikkat çekmiştir. Birincisi için, ki bunların oranı
düşüktür, bireyin yapabileceği pek fazla birşey olamamakla
birlikte, ikincisi için kesin kurtuluş olasıdır. Birey,
çevresi tarafından negatif etkilenim sonucu oluşmuş
- güçsüz ve zayıf – ruhsal altyapısından inançlı,
bilinçli ve sürekli çabalarıyla kurtulabilecektir:
Her zoru başarmak için gerekli olan “inanmak” ile!
İyi
olarak kabul edilen, temelde yararlı olması umulan,
ve fakat en azından da zararı beklenmeyendir. Buradan,
“yararı olmayan şey zararlıdır” sonucu çıkarılamaz.
Ama tümüyle yanlış bir düşünce de değildir bu. Çünkü
yararlı olmayan doğrudan zararlı değilse bile en azından
nötrdür. Nötr bir konunun yararı yoksa, yararlı değilse,
bunu “iyi” olarak kabullenmemiz de kolay olmayacak
ve ayrıca kararlarımızı da zorlayıcı olacaktır. Bu
durumda “iyi güç” denince nasıl bir olgu oluşmalı
belleklerimizde? Tabii ki genel anlamda düşünülürse,
tümel yaşamın, insanlığın yararına olan bir gücün
anlaşılması gerektir. Gerek bireysel, gerek toplumsal,
gerek militarist, gerek yasal, gerek hukuksal, gerekse
de devlet gücü olarak; hangi boyutuyla düşünürsek
düşünelim, güç, hem genel insanlığın yararına ise,
ve hem de bireysel bazda bireylerin yararına ise,
burada gücün doğru ve iyi olduğu ancak düşünülebilecektir!..
Bireysel
alanda doğru güç, iyi güç, nedense insanları çoğunlukla
“çıkar” düşüncesine götürmektedir. Oysa toplumsal
anlamda da aynı derecede, aynı oranda çıkarlar pekala
sözkonusu olabilecektir; olabilmektedir! O zaman,
genel anlamda konunun ele alınması daha doğru ve daha
yararlı olacaktır. Tümel yaşama yararının ele alınması
ve işlenmesi en doğrusu olacaktır şüphesiz. Peki,
hangi güç insanlığın yararınadır? Tabii ki, en azından
bireysel anlamda bile, insana – insanlığa artı değerler
kazandırabilir nitelikli, insana hep güzellikler veren,
güzelliklere götüren güç olacaktır, olmalıdır.
YARARLI
GÜÇ, GÜZELLİKLERE GÖTÜREN GÜÇ OLMALIDIR.
Nedense,
güç denince hemen “kuvvet” akla gelir! Oysa, düşünsel
analiz açısından, gücün en basit, en zavallı karşılığı
olarak alabiliriz kuvvet’i! Çünkü eğer güç, kuvveti,
hatta bir anlamda “kaba kuvvet”i temsil ederse, olumlu
anlamdaki tüm güç analizlerini bir potada basitleştirmiş
oluruz. Ama, gücün kuvvet olarak alınmasının haklı
gerekçeleri de olabilmektedir zaman zaman..
Sokaktaki
yaşamda güç, kuvvettir: kuvvetli olmaktır, dövebilmektir(!),
dayak yememektir! Düşünsel dünyamızı, her ne kadar
o da gerçek yaşamın bir kesiti ve süreci olsa da,
bilinçsiz, kontrolsüz ve eğitimsiz sokak anlayış ve
öngörülerinden tümüyle kurtarabilmiş de değilizdir
ne yazık ki! Her birey, belli ölçülerde de olsa, gelişim
ve olgunlaşma sürecinde sokaktan geçmektedir. Eğer
bireyin gelişim sürecinde artı doğru değerler verilememişse,
tümüyle eğitimsiz ve eğitimden uzak sokak kültürü(!)nün
ve sokak değerleri(!)nin etkisinde bir birey yetiştirmiş
oluruz ki, bu da düşünsel analiz ve irdelemelerden
tümüyle yoksun zavallı bir birey olacaktır. Böylesi
bir bireyde güç, ancak “kuvvetli” olmayı düşündürteceğinden,
genel anlamda insanlığa yararlı olabilecek bir güç
–tümüyle olanaksız olmasa da- beklenemeyecektir.
Michel
Foucault, gücün olumluluğunu şöyle belirler: “Eğer
güç yalnızca engelleyici olsaydı, eğer hayır demekten
başka bir şey yapmamış olsaydı, ona boyun eğecek birisinin
bulunabileceğine inanıyor musunuz? Gücün değerini
koruyan, onaylanır kılan, onun yalnızca üzerimizdeki
hayır diyen bir kuvvet olmayıp, şeyleri evirip çevirmesi
ve üretmesi, hazzı teşvik etmesi, bilgiyi oluşturması,
söylem üretmesidir. Onu, işlevi engellemek olan negatif
bir örnek olarak değil, toplumsal sistemin bütününe
nüfuz etmiş olan üretken bir şebeke olarak düşünmeliyiz.”
(Power Knowledge)
SONUÇ
Niteliği
ne olursa olsun herhangi bir güç, eğer genel anlamda
insana, insanlığa ve de en önemlisi tümel yaşama bir
yarar sağlayıcı nitelikli değilse, yaşama artılar
katmıyorsa, kazandıramıyorsa, bu gücün iyi ve doğru
bir güç olarak kabul edilmesi kesinlikle olanaksızdır.
Çünkü iyi olan, güzel olan; yararı umulan olmalıdır,
güzelliklere götüren ve güzellikler yaşatan olmalıdır.
Güçlünün
haklılığının sorgulanabilir olması, evrensel bir erdemdir.
Mahmut
Özturan
Mayıs, 2004
|