Mahmut Özturan ile Felsefe Sohbetleri

   FELSEFE YAZILARIM  

G Ü Ç

Güçlü, haklı olmaya gereksinim duymaz; ama haklı, güçlü olmak zorundadır!

Güç, genel açıdan, belli bir sonuca ulaşmak, belli bir amacı gerçekleştirmek amacıyla, başta toplumsal, siyasal ve ekonomik gereçler olmak üzere, eldeki bütün araçları, istenen sonuçları sağlamak amacıyla kullanabilme becerisi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda gücün değeri, çoğunlukla istediği sonucu elde etme yolunda karşısına engel olarak çıkan öteki güçlerle giriştiği mücadeleye bakılarak ölçülmektedir. Güç kavramı, siyaset, toplum ve devlet felsefelerinde kilit değerde bir yer tutmasına karşın, bu alanların dışındaki öteki felsefe dallarında çoğunlukla tinsel, düşünsel, yaşamsal ve bedensel yetkinliğin derecesini eğretileyen bir anlamda kullanılmaktadır. Bu bağlamda tarihin ilk filozofu olarak görülen Thales, ve Aristoteles’in aktardıklarından öğrendiğimiz kadarıyla, “varolan bütün her şeyin, Tanrı ile dolu olduğuna” inanmakta, buna inanırken de her şeyin belli türden bir güç taşıdığına yönelik temel bir farkındalık taşımaktadır. Nietzsche’ci yaşam felsefesinde bütün bir yaşamın kendisine göre yapılandığı “güç istemi”, tarih boyunca değişmeden kalan tek gerçek olarak değerlendirilmektedir. Toplumbilimci Max Weber’e göre güç, “belli bir toplumsal ilişki bağlamında belli bir konumda bulunan bir eyleyenin, karşısına dikilen bütün direnmelere karşın, olasılığın dayandığı temellerin hiçbir önemi olmaksızın, kendi istencini gerçekleştirme olasılığı”dır.(103)

İnsan, doğumundan kısa bir süre sonra, konuşmayı öğrenip, ayaklanıp çevreyi tanıdığında, ilk öğrendiği şeyler arasında değilse bile, ikincillerde mutlaka vardır güç! Çünkü toplumsal altyapı, bireyin yetiştirilmesinde, temel eğitiminde verilmek istenen, en temel gibi görünen şeylerden birisi “güç” olarak kabul edilir ve daha çocukluğun ilk yıllarında, bu olgunun, gücün gereklilik bilincinin insana verilmesine çalışılır. Çocuk yaşlarda güç, “güçlülük – kuvvetlilik – yeterlilik” olarak verilir. Bu düşünce biçimi kısmen doğrudur ve tümüyle yanlış da sayılmaz! Ve, verilmeye çalışılan bu bireysellik altyapısı, eğer çevresi tarafından önemle vurgulanmışsa, bu bireyde güç, her zaman kuşkuyla bakılan, “ya güçsüz olursam?”, “ya güçlü olamazsam?” gibi kendi kendisine sorduğu içsel sorularıyla bireyin doğru gelişimine olumsuz katkılarda da bulunabilir. Şöyle bir düşünelim; çocukluk döneminde hep bu kaygının hakim olduğu bir gelişim süreci, kuşku ve kaygıya da dönüşürse, yaşamın daha ilk yıllarında, yaşamı yaşanmaz yapabilecek bir etken, bir güç haline bile gelebilecektir. Doğaldır ki, bunun tam tersini düşünmek de ilginç olacaktır: Bireyin çocukluk ve gelişme yıllarında öyle bir ailede, öyle bir çevrede yetiştiğini varsayalım ki, hiç “güç”ten ve “güçlü olmak”tan söz edilmemiş olsun ve hatta güçlülüğün yanlışlarından – korkularından, güçlülüğün – güçlü olmanın, bireye yanlışlar yaşatabilecek bir öge olduğunun anlatıldığı bir çevrede yetişen bir çocuğun geleceğini düşünmek bir hayli ilginç olacaktır. Birinci örneğin tam tersine, bu çocuk da ileriki gençlik ve kişilik kazanım yıllarında, güçlülüğün yanlış bir olgu olduğu bilinçaltına işlenmişse eğer, hep güçten ve güçlü olmaktan kaçma eğiliminde olacağı için, işin kötüsü, belki de zayıf olmaya yönelecek, nötr kalmaya çalışacak, hep silik bir kişilik yapısı sergileyecektir bilinçsiz de olsa! Bunun da ne denli kötü bir duruma neden olabileceği açıktır. Zaten, genelde yaşamın kendisi de bir “denge” değil midir? Genel yaşamlarımızın bir denge içinde olması durumu, bizlere güzellikler yaşatabilecek , bizleri hep iyiye götürebilecektir. Buradaki iki örnekte de, bir denge unsuru olarak gücün gerekliliğini ve fakat yanlışları da olabileceğini bir denge üzerine kurarak çocuklarımıza verebilirsek, en doğrusunu yapmış oluruz.

TOPLUMSAL YAŞAMDA GÜCÜN ÖNEMİ

Yararlı güç, her koşulda, her biçimiyle değerdir. Gücün her indirgenmiş bazı da birey temelli olacağından, toplumsal yaşamdaki gücü irdelerken, lider ya da yönetici bağlamında toplumsal gücü belirleyen temel etken yine birey temelli olacaktır. Bu durumda gücün varlığının bireysel boyutuna girmeden, burada, toplumun gücünü, güçlü oluşunun önemini irdeleyelim. Toplumsal yaşamda gücün varoluşu, yönetici ya da iktidarın pozitivist ve yarardan yana olma ile bunun karşıtı olma hali arasındaki pozisyonundan doğrudan etkilenen toplumun yaşayacağı olumlu ya da olumsuzlukların bütünü, o toplumun yaşamında , varlığındaki gücün niteliğinin yansıması olarak kendisinigösterecektir. Ülkenin yönetsel gücü, gerçek anlamda bir demokrasi ile halkın elinde ve kontrolünde değilse, yönetim biçimi demokrasi bile olsa, bireysel-lider temelli güç, halka her türden olumsuzluk yaşatabilir nitelikli olacaktır. Böylesi durumlarda yönetsel gücün bireyselliği, o toplumu ciddi açmazlara sürükleyebilecektir. Toplumun her bireyinin yaşanması olası tüm sorunlarda mutlak sorumluluğu olacaktır. Toplumun bilinçlilik düzeyi, gücün kendisinde olmasını belirleyici en önemli, en temel etkendir. Toplumun bilinç düzeyinin düşüklüğünün en büyük sorumlusu aydın sınıftır.
Çünkü aydın sınıfın kendi özel yaşamlarından çok, toplumun aydınlanması ve bilinçlenmesi yönünde yapacağı çalışmalar ve çabalarıyla toplumun bilinçlenmesinin sağlanması ile, güç halkın kendisinde olabilecek, bireyselliğin olası yanlış ve hataları toplumsal niteliğe dönüşmeyecektir.

Toplumsal yaşamda güç, bireylerin bilinçlenmesiyle oluşturulacak kitlesel gücün varlığını ve sürekliliğini sağlayabilecektir. Bireylerin, yaşadıkları toplumun güçlülüğünü görüyor, hissediyor, inanıyor ve kısacası yaşıyor olmaları, aynı zamanda, dolaylı olarak mutlulukların da temelini oluşturabilecektir. Çünkü insanın güçlü olduğuna inandığı bir toplumda yaşıyor olma hissi, bireylerin kendisine bir güven duygusu verecek, ve bu güven, dolaylı olarak mutluluğun temel taşlarından birisini oluşturacaktır.

Burada mutluluk, toplum huzuru anlamıyla toplumsal nitelikli olacaktır. Toplumun güçlü olması, bireylerinin bilinçliliği ile ve daha sonra da, sonraki kuşakların bilinçli eğitimiyle sürdürülebildiği ölçüde, toplumun geneline mal edilebilmiş güçlü ve dolayısiyle mutlu bir yapıyı kazandırabilecektir.

Nietzsche’ye göre insan varlığındaki temel ilke, insanların daha fazla güç elde etmek için yaşamlarını zaman zaman tehlikeye atmaları olgusunun da ifade ettiği gibi, yaşama isteğinden çok, güç istemidir. Savaşta zafer kazanma, rekabette üstün olma, başkalarını etkileme, sanatsal yaratım, filozofun evreni entellektüel bakımdan fethetmesi, söz konusu güç istemini gözler önüne serer. Nietzsche’ye göre insanlar, daha güçlü olmak için, bilerek ve isteyerek birtakım hazlardan kaçıp, birtakım acılara katlanırlar. İfadesini yaratıcı eylemlerde bulan güç, tüm insanların peşinden koştukları en yüksek mutluluğu sağlar. Mutluluk, haz dolu saatlerin yoğunluğundan değil de, gerçek bir güce sahip olmaktan ve bu gücü yaratıcı bir biçimde yaşama geçirmekten oluşur.(12)

GÜÇLÜLÜK VE HAKLILIK

İlginç ve zorlu bir paradokstur bu; güçlünün haklılığı ya da haklının güçlülüğü! Biribirlerine çok tezat bu iki olgu, bireysel ve toplumsal yaşamlarda, tarihin başlangıcından beri sorunlar yaşatagelmiştir. Hele 21. yüzyıla girilen yıllarda bile, yaşanmış ve halen de yaşanmakta olan örnekler, paradoksun ciddi ve zorlu boyutunu gözler önüne sermektedir. Önce, bireysel açıdan konuyu ele alalım: güçlü bir birey, haklı olup olmadığını düşünmeden, gücünün yetebildiği her şeyi yapmaya umarsızca yeltenecektir. “Ben güçlüyüm, yaparım” öngörüsü, bireyleri ussal davranışlardan uzaklaştırır. Hele bu öngörüye sahip bireylerin pozitivist bir kişilik altyapısı yoksa, çevresine ve yaşadığı topluma ciddi sorunlar yaşatması olasıdır.

Güçlü, haklı olmaya gereksinim duymaz; ama haklı, güçlü olmak zorundadır! Gerçekten, haklı bir insan eğer güçlü değilse, zayıf yapısıyla haklılığını nasıl gösterecek, nasıl kabul ettirebilecektir karşısındaki zorbaya! Örnekleyelim: Zorluklarla sahip olabildiği eski bir otomobiliyle trafikte kırmızı ışıkta dururken, arkasından gelen alkollü bir zorba sürücünün kendisine çarparak ciddi zarar vermesi ve sonra da, sanki kırmızı ışıkta durduğu için suçluymuş gibi, zorba tarafından itilip kakılması ve hatta dövülmesi!.. Zavallı adam, haklılığını bu zorbaya karşı nasıl savunabilecek? Yaşanan olumsuzlukların geri dönüşü de yok! Haklı olmak, sorunlardan uzak olunacağı anlamına gelemiyor hiçbir zaman; haklılığınız ile, güçlü de olmak zorundasınızdır.

Aristoteles der ki: “Güçlü olanın haklı olması gerekmez!” Gerçekten de, günümüz dünyasında gerek bireysel, gerekse ulusal boyutlarda pek çok örnekleri yaşanmış ve yaşanmaktadır. Güçlü olan, haklılık durumunu irdelemez, her şeye hakkı olduğunu düşünür. Oysa bilindiği gibi, J.J.Rousseau ünlü yapıtı “Toplum Sözleşmesi”nde, “Güç hak yaratmaz” ve “Güçlü, gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça her zaman egemen kalacak kadar güçlü olamaz.” demiştir. Ayrıca, güçlünün adalet ve hakkı algılama ve yorumlaması yalnızca kendi öz çıkar ve yararına olacak şekildedir. Thrasymakhus, (Platon – Devlet) “Adalet, güçlünün işine gelendir” derken, bu düşünceyi destekler. Güçlünün yararına olanlar doğru, hak ve adalet; güçlünün işine gelmeyen, yararına olmayanlar ise yanlış ve haksızlık(!) olarak gösterilecektir diğer insanlara! Bu nedenle haklının güçlü olması, tümel yaşamın iyiliğe ulaşması için en gerekli koşullardan birisidir ve buna ulaşılması için her bilinçli ve düşünebilen bireyin, “Hak için” savaşım vermesi zorunludur.

Nietzsche “Güç İstenci”nde bireylerin nasıl daha güçlü olabileceklerine şöyle bir reçete verir : “Yavaş yavaş karar verilmelidir, ve karar verilen şeylere inatla sarılmalıdır, bundan sonrası kendiliğinden gelir. Ani davrananlar ve değişkenler, zayıfların iki türüdürler. Kendinizi onlarla karıştırmayınız, aradaki mesafeyi hissediniz.”

Güçlülük ve haklılık konusunu toplumsal açıdan ele aldığımızda, çok daha ciddi boyutlara ulaşan ve önemlilik derecesi artan bir durumla karşılaşırız. Çünkü bireysel bazda çözülebilen kimi güçlülük ve haklılık – haksızlık sorunları, toplumsal bazda yaşanır olduklarında, sorun, birkaç kişiyi değil, bir toplumu, bir halkın tamamını ve hatta halkların tamamını etkileyebilecek, tümel yaşama sorunlar taşıyabilecektir. Günümüzde uluslararası boyutta yaşanan her türden sorunun temelini güçlülük ve güçlü olmanın verdiği pervasızlık ve tutarsızlık oluşturmaktadır. Bölgesel ya da uluslararası üstünlük gücünü elinde tutanlar, haklı olmaya gereksinim duymadan ve hatta haklılıklarını sorgulamaya bile gerek duymadan, her yaptıklarına “haklı” görüntüsü vererek ve güçlerini adaletin sağlayıcı unsuruymuş gibi göstererek tüm insanlığa, tüm dünyaya ne denli sorunlar yaşattığı, yaşanmakta olan bir gerçektir.

GÜCÜN GÖLGESİNDE YAŞAYAN HİÇLER

Kendisi bir güç ya da güçlü olamayan birey, bir başka güç olarak gördüğü ya da kendi özel durumuna oranla güç olarak algıladığı bir birey ya da olgunun gölgesinde, bir bakıma koruması altında bulunma gerek ve zorunluluğu duyar. Zaten, bu gerek ve zorunluluğu duymasa bile, “güç”, ondan yararlanmak isteyecek ve sanki yardımcı olmak istiyormuşcasına onu gölgesine(!) almaya çalışacaktır. Güçlünün güçsüze bakış ve yorumuyla, güçsüzün güçlüye bakış ve yorumu çok farklı gibi görünse de, aslında aynı mantık ekseninde algılanması olasıdır. Şöyle ki, güçlünün güçsüze yaklaşımı, kendisinin sahip olduklarına muhtaç olandan bir ad altında yararlanma psikolojisiyle bilinçaltının harekete geçmesi şeklindedir. Güçsüz ise, güçlü olana, ya da güçlünün sahip olduklarına muhtaçlık düşüncesinin zorunluluğuyla, güçlü olana itaat etme ya da sığınma gerekliliğini bilinçaltında hissetmesidir.

Her iki durumda da, bir muhtaç olma durumu, bir zorunluluk yansıması, bir bilinçaltı aktivasyonu söz konusudur. Aslında buradaki muhtaç olma ve zorunluluk durumları, gerçek anlamda yaşamsal olmayıp, nesnel ya da güncel gereksinimlerin elde ediliş süreciyle doğrudan bağıntılıdır.

Kendi özüne güvensizliği ile bireyin kendi iç dünyasında yaratmış olduğu zayıflık ve güçsüzlük, kendisinden daha güçlü olmasa bile, özgüveni daha güçlü başka birilerine, zayıf olanın bu duygusunu kullanma fırsatı verecektir. Bireyin, kendisini güçsüz ve kendisine yetebilen bir yapıda hissedememesi, kendisini, koruması altında bulunmak isteyeceği güçlerin arayışına götürebilecektir.

Bu yapıdaki birey, kendi öz varlığını ve kişiliğini bir anlamda askıya alacak, donduracak, ruhsuz kalacaktır. Güçsüzlüğünü, zayıflığını kabullenen birey, bir bakıma ruhsuzluğunu da kabullenmeye ve hatta itirafa yönelmiştir. Çünkü başka bir insan, güç ya da olgunun koruması altında bulunmayı yaşam biçimi olarak kabul etmiş bir insanın, kendi içsel dünyasından ve değerlerinden ödün vermeden yaşamını sürdürebilmesi olanaksızdır.

İçsel değerlerini bir kenara koyabilen, kişiliğini bir başkasının ölçütlerine göre yeniden düzenleyen, hatta ruhunun esaretini göze alarak özgürlüğünden her tür ödünü verebilen bir insanın, bir hiç olması kaçınılmazdır. Çünkü bir insanı hiç olmaktan koruyan, öznel varlığı, inandığı değerleri ve özgür yaşamıdır. Bir başka bireyi ya da olguyu, kendisi üzerinde bir güç olarak gören ve kabullenen birey, bir hiç olmayı da kabullenmiştir. Bertrand Russell’in “İnsanlar üzerindeki güç, aslında yapmamaları gereken şeyleri yapmalarını sağlamakla gösterilir” sözü, bireylerin, aslında yapmak istemedikleri halde yapmak zorunda kalışlarından dolayı bir gücün gölgesinde yaşamayı kabul etmeleriyle, bir hiç olmayı kabullendiklerinin bir başka anlatım biçimidir.

Afşar Timuçin, gücün açılımını şöyle yapar: Kendini koruma ve etkin kılma içgüdüsü her yerde insanı, özellikle belli bir bilinç yetkinliğine ulaşamamış insanı güç kazanmaya ve iktidar olmaya itiyor. İnsan için en iyi korunma biçimi, güçlü olmakla belirgindir. İnsan için gerçek anlamda korunma, saklanmakla ya da kaçmakla olduğu kadar, üstüne gitmekle yani saldırıyla ilgilidir. Tek başına çok güçsüz bir varlık olan, ancak toplumsallıkla gerçek etkinliğini ortaya koyabilen insan bireyi özellikle kendini koruyabilme adına durmadan toplumsal güç oluşturma tasarıları geliştirir. Bu da bitmez tükenmez bir güç arayışı demektir. Bu durum bize, korunmanın etkin ve edilgin olmak üzere biribirini tümleyen iki yüzü olduğunu gösteriyor. Her güç arayışının temelinde bir korku etkeninin varolduğunu kolayca görebiliriz. Güçsüzlüğünden korkan insan ya da güçsüzlüğü nedeniyle pek çok dış etkenden korkan insan, güç oluşturmak için ince hesaplar yapmak zorunda olacaktır. (felsefelogos/16)

İYİ VE YARARLI GÜÇ

Doğru güç, iyi ve yararlı olan, değerli olan, tümel yaşamın yararına olan güçtür. Yararlı güce sahip olan insan değerlidir. Nietzsche “Güç İstenci”nde, bir insanın değerinin, onun insanlar için ne denli yararlı olduğu ya da ne denli zarar verdiğine göre belirlendiğini söyler. Gücün doğru ve değerli olması hangi koşullara bağlıdır, hangi koşulları gerektirir? Doğaldır ki bir olgunun ya da herhangi bir şeyin iyiliği, onun yararlılığı ile doğru orantılıdır. Ne denli yararlıysa o denli iyi olarak kabul edilir. Buradaki “iyi” ve “yarar” sözcüklerinin kapsamının da bireysel bazda değil, tümel yaşamı; tüm insanlığı içine alacak denli algılanması gerektiği, gerekliliği de açıktır. Çevremizdeki en basit, en sıradan konuları bile bu nokta için örnek alabiliriz. İyi insan dendiğinde, en azından yararlı olması düşünülür, yararlı olmasa bile, hiç değilse zararlı olmaması umulur. Öylesi bir dünyada yaşıyoruz ki, zarar görmeyeceğimizden emin olduğumuz nötr bir olguyu – durumu – bireyi “iyi” görür olduk! İyiliğin gerektirdiği ön koşul, bireysel anlamda değilse bile, genel anlamda, insanlığa ve tümel yaşama yararlı olmasıdır. “Kendisine bile hayrı yok” yakıştırması yapılan bir bireyin “kimseye yararı yok” durumunda olduğunu biliriz. Kimseye –kendisine bile- yararı olamayan bir insanın güçsüzlüğü ve zavallılığı yadsınmaz bir gerçektir. Kendisine bile yararı olamamak! Çokça örnekleyebiliriz bu tabloyu. Hemen aklımıza gelen, bireyin zavallılığı ve güçsüzlüğüdür. Bireysel anlamda güçsüz olanın, birşeyler üretebilmesi ve verimliliği düşünülemez. Burada bireysel güçsüzlüğü öznel ya da nesnel açılardan ele alabiliriz. İster bireyin içsel ve düşünsel dünyalarındaki güçsüzlüğünü; ister nesnel sahiplikleri –dış dünyasındaki güçsüzlüğünü dikkate alalım, hep bireyin, öncelikle kendi özel dünyasına ve sonra da kendisi dışındaki dünyaya birşeyler katması, üreticiliği ve verimliliği beklenir. Bu iki dünyasında da hiçliği görülen bireyin güçsüzlüğü ve dolayısiyle zavallılığı mutlaktır. Bunun nedenleri, ya doğuştan getirilmiş gensel yapısı; ya da doğumdan sonra çevrenin yanlış etkilemesiyle oluşturulmuş ruhsal altyapısıdır. Nietzsche de, “Güç İstenci”nde, “güçlü ve zayıf insan” kavramının, birçok gücün kalıtımla bireylere geçişinin kanıtı ve bir toplamı olduğunu savlayarak, gücün bireylerdeki kalıtımsal varlığına dikkat çekmiştir. Birincisi için, ki bunların oranı düşüktür, bireyin yapabileceği pek fazla birşey olamamakla birlikte, ikincisi için kesin kurtuluş olasıdır. Birey, çevresi tarafından negatif etkilenim sonucu oluşmuş - güçsüz ve zayıf – ruhsal altyapısından inançlı, bilinçli ve sürekli çabalarıyla kurtulabilecektir: Her zoru başarmak için gerekli olan “inanmak” ile!

İyi olarak kabul edilen, temelde yararlı olması umulan, ve fakat en azından da zararı beklenmeyendir. Buradan, “yararı olmayan şey zararlıdır” sonucu çıkarılamaz. Ama tümüyle yanlış bir düşünce de değildir bu. Çünkü yararlı olmayan doğrudan zararlı değilse bile en azından nötrdür. Nötr bir konunun yararı yoksa, yararlı değilse, bunu “iyi” olarak kabullenmemiz de kolay olmayacak ve ayrıca kararlarımızı da zorlayıcı olacaktır. Bu durumda “iyi güç” denince nasıl bir olgu oluşmalı belleklerimizde? Tabii ki genel anlamda düşünülürse, tümel yaşamın, insanlığın yararına olan bir gücün anlaşılması gerektir. Gerek bireysel, gerek toplumsal, gerek militarist, gerek yasal, gerek hukuksal, gerekse de devlet gücü olarak; hangi boyutuyla düşünürsek düşünelim, güç, hem genel insanlığın yararına ise, ve hem de bireysel bazda bireylerin yararına ise, burada gücün doğru ve iyi olduğu ancak düşünülebilecektir!..

Bireysel alanda doğru güç, iyi güç, nedense insanları çoğunlukla “çıkar” düşüncesine götürmektedir. Oysa toplumsal anlamda da aynı derecede, aynı oranda çıkarlar pekala sözkonusu olabilecektir; olabilmektedir! O zaman, genel anlamda konunun ele alınması daha doğru ve daha yararlı olacaktır. Tümel yaşama yararının ele alınması ve işlenmesi en doğrusu olacaktır şüphesiz. Peki, hangi güç insanlığın yararınadır? Tabii ki, en azından bireysel anlamda bile, insana – insanlığa artı değerler kazandırabilir nitelikli, insana hep güzellikler veren, güzelliklere götüren güç olacaktır, olmalıdır.

YARARLI GÜÇ, GÜZELLİKLERE GÖTÜREN GÜÇ OLMALIDIR.

Nedense, güç denince hemen “kuvvet” akla gelir! Oysa, düşünsel analiz açısından, gücün en basit, en zavallı karşılığı olarak alabiliriz kuvvet’i! Çünkü eğer güç, kuvveti, hatta bir anlamda “kaba kuvvet”i temsil ederse, olumlu anlamdaki tüm güç analizlerini bir potada basitleştirmiş oluruz. Ama, gücün kuvvet olarak alınmasının haklı gerekçeleri de olabilmektedir zaman zaman..

Sokaktaki yaşamda güç, kuvvettir: kuvvetli olmaktır, dövebilmektir(!), dayak yememektir! Düşünsel dünyamızı, her ne kadar o da gerçek yaşamın bir kesiti ve süreci olsa da, bilinçsiz, kontrolsüz ve eğitimsiz sokak anlayış ve öngörülerinden tümüyle kurtarabilmiş de değilizdir ne yazık ki! Her birey, belli ölçülerde de olsa, gelişim ve olgunlaşma sürecinde sokaktan geçmektedir. Eğer bireyin gelişim sürecinde artı doğru değerler verilememişse, tümüyle eğitimsiz ve eğitimden uzak sokak kültürü(!)nün ve sokak değerleri(!)nin etkisinde bir birey yetiştirmiş oluruz ki, bu da düşünsel analiz ve irdelemelerden tümüyle yoksun zavallı bir birey olacaktır. Böylesi bir bireyde güç, ancak “kuvvetli” olmayı düşündürteceğinden, genel anlamda insanlığa yararlı olabilecek bir güç –tümüyle olanaksız olmasa da- beklenemeyecektir.

Michel Foucault, gücün olumluluğunu şöyle belirler: “Eğer güç yalnızca engelleyici olsaydı, eğer hayır demekten başka bir şey yapmamış olsaydı, ona boyun eğecek birisinin bulunabileceğine inanıyor musunuz? Gücün değerini koruyan, onaylanır kılan, onun yalnızca üzerimizdeki hayır diyen bir kuvvet olmayıp, şeyleri evirip çevirmesi ve üretmesi, hazzı teşvik etmesi, bilgiyi oluşturması, söylem üretmesidir. Onu, işlevi engellemek olan negatif bir örnek olarak değil, toplumsal sistemin bütününe nüfuz etmiş olan üretken bir şebeke olarak düşünmeliyiz.” (Power Knowledge)

SONUÇ

Niteliği ne olursa olsun herhangi bir güç, eğer genel anlamda insana, insanlığa ve de en önemlisi tümel yaşama bir yarar sağlayıcı nitelikli değilse, yaşama artılar katmıyorsa, kazandıramıyorsa, bu gücün iyi ve doğru bir güç olarak kabul edilmesi kesinlikle olanaksızdır. Çünkü iyi olan, güzel olan; yararı umulan olmalıdır, güzelliklere götüren ve güzellikler yaşatan olmalıdır.

Güçlünün haklılığının sorgulanabilir olması, evrensel bir erdemdir.

Mahmut Özturan
Mayıs, 2004

© 2010 felsefem.net. Sitedeki yazılar, 5846 sayılı T.C. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun koruması altındadır, izinsiz kullanılamaz.