Y
A Ş A M
Yaşamak, önce kendini, sonra yaşamın kendisini bilmektir.
Basit
anlamıyla yaşam’ı ve yaşama’yı düşündüğümüzde; günlük,
sıradan, öylesine yaşıyor olmaktan başka birşey aklımıza
gelmez gibi görünse de, birazcık ciddi düşünmeye başladığımızda,
“yaşam”ın ne denli derin anlamları olduğunu ve bu
sözcük üzerinde çok daha ciddi düşünmemiz gerektiğini,
bu kavramı çok daha ciddiye almamız gerektiğini hemen
kabulleniriz. Çünkü yaşam, başlangıçta bizim öz varlığımız;
ve aslında da tümel yaşam gerçekliğinin ta kendisidir.
Her
insanın, aklı başına geldiği saniyeden hemen sonrasında
akıl edebildiği en önemli eylem, düşünebildiği en
yüce gerçek, öncelikle kendi tikel yaşamını ve hemen
sonrasında da tümel yaşamı anlamaya çalışmak amacıyla
acımasız sorgulamalara başlamasıdır. Yaşam, her canlının
dopdolu hissettiği en gerçek olgudur. Zaten kendi
gerçekliğinin ayırdında olamamak en olanaksız, eğer
olanaklı ise de en acı duyuştur. İnsanlar önce kendi
öz yaşamlarının gerçekliğinin bilincinde olmak ve
eşsizliğini kavramak zorundadırlar. Çünkü kendi öz
yaşamının ve varlığının yeterince bilincinde olamayan,
bunun önemini ve değerini yeterince kavrayamayan insanların,
tümel yaşamın ne olduğunu düşünebilmesi, kavrayabilmesi
ve anlayabilmesi olanaksızdır. Bu nedenle, tümel yaşamı,
“tüm varlık dünyasını” kavrayabilmek, insanı yüceleştiren
bir güç; yaşamı anlamaya ve değerli kılmaya götüren
büyük bir duyuştur.
Yaşamak
“Yaşam”ı anlamadan, kavramadan yaşamak, yaşayabilmek
olasıdır ama bu tür yaşamaların en genel anlamda ne
ifade ettiğini açıklamak çok zordur. “Anlamsız yaşamak”
şeklinde bir deyiş her ne kadar var ve kullanılıyor
olsa da, aslında bu “yaşam’ın anlamsız olduğunu düşünmek”tir.
Burada anlamlar paradoksuna kendimizi kaptırmadan,
“yaşam” dediğimizde en genel anlamıyla “varlıklar
dünyası”nı; “yaşamak” dediğimizde ise en dar anlamıyla
“bireysel bir eylem”i anlatmak istediğimizin ayırdında
olmamız gerekir. Her insanın en gerçek ve en ciddi
eylemi yaşamasıdır, yaşamak için verdiği savaşımdır.
Bireylerin yaşamak için, her anlamda var olabilmek
ve varlığını sürdürebilmek için verdiği savaşım, bireysel
olarak “genel yaşam” için yapabileceği en kutsal,
en saygın, en değerli eylemdir. Bireyin bu en değerli
eylemi, varlığı boyunca yapabileceği en anlamlı ve
ama en zor eylemidir. İşte, bireysel yaşamın bu en
zor ve en anlamlı eylemi, “yaşam”ın ta kendisinin
ruhudur.
Yaşam
için yaşamak
Yaşamayı değerli ve anlamlı kılan, bireylerin, “yaşam”ın
kendisine verdiği değerle anlam kazanan kendi öz yaşamlarıdır.
Yaşam’ın yüce anlamı yaşamayı değerli kılar. Gerçek
yaşam’ın ayırdında olan, daha doğrusu olabilen insanlar,
yaşamak için en güçlü savaşımı veren, en ciddi düşünsel
yaşam analizleri yapabilen, analitik düşünce yetisiyle
“yaşam” için yaşamaya çalışan bireylerdir. Aksi halde,
düşünsel yaşamı olmayan, düşünmeden, düşünemeden yaşayan(!)
insanları herhangi bir canlıdan farklı kılan hangi
özelliği, hangi niteliği olabilir ki! İnsanı diğer
tüm canlılardan, diğer tüm varlıklardan farklı kılan
özelliği de bu değil midir zaten: “Yaşam için yaşamak”...
Yaşam
felsefesi
Rasyonalizm, entellektüelizm, nesnel idealizm ya da
pozitivizm türünden yalnızca akla önem veren, insanı
tüm boyutlarıyla ele almayıp, yalnızca onun rasyonel
tarafını ön plana çıkartan, bütünsel bir sistem içinde
insanı unutan felsefelere karşı, doğallığı ve tarihselliği
içinde somut insan yaşamını temele alan, insan yaşamının
amacını, değerini, anlamını araştıran felsefe türüne
“yaşam felsefesi” diyoruz.(1)
Yaşam’ın
felsefesi
Felsefe tarihine bakıldığında, filozofların en başından
beri yaşam üstüne düşünmeyi felsefe soruşturmasının
“olmazsa olmaz” bir koşulu saydıkları, buna bağlı
olarak da yaşam üstüne alabildiğine değişik düşünceler
ortaya koydukları görülmektedir. Felsefe tarihinde
yaşam üstüne ortaya konmuş geleneksel görüşlerin çok
büyük bir bölümü, “canlıcılık” ile “dirimselcilik”
bir yanda, “düzenekçilik” ile “maddecilik” öbür yanda
olmak üzere yapılanan keskin bir kutuplaşma doğrultusunda
temellendirilen tasarımlar uyarınca biçimlenmiştir.
Dirimselci’ler; doğada canlıları cansızlardan ayıran
bir yaşamsal gücün bulunduğunu ileri sürerler. Düzenekçi’ler
ise; canlı varlıklar ile cansız varlıklar arasında
özce bir ayrım bulunmadığını, bütün yaşamın ilkece
fiziksel ya da kimyasal yasalar yoluyla açıklanabileceğini
savunurlar. Ne var ki bu iki yaklaşımın biribirlerine
taban tabana zıt olan görüşlerinin, her iki görüşü
savunanlarca açık seçik biçimde temellendirilmek yerine,
çoğunlukla sorgulanmaksızın baştan varsayılarak olurlandıkları
gözlenmektedir. Felsefe tarihinde yaşam üstüne geliştirilen
geri kalan düşüncelerin tümü, ahlak felsefesinde ortaya
konan yaklaşımların doğal bir uzantısı olarak dile
getirilmişlerdir. Nietzsche’ye gelinene dek felsefe
tarihinde bir biçimde yaşam felsefesiyle ilgili ne
varsa, gerçekte “iyi ile kötü ayırımı” temelinde ortaya
konmuş değişik ahlak felsefesi görüşleri olarak değerlendirilebilir.
Socrates,
“sorgulanmamış yaşam yaşamaya değmez” sözünden de
açıklıkla görülebileceği üzere, erdemli bir yaşamın
gereklerini araştırırken, açıkça olmakta olduğu haliyle,
“yaşam olarak yaşam”ı değil, olması gerektiğini düşündüğü
biçimiyle hep ahlakı temele koyarak iyi bir yaşamın
koşullarını belirginleştirme adına felsefe yapmanın
doğruluğunu savunmuştur.
Nietzsche’nin
yaşama “iyinin ve kötünün ötesinde” bakma savunusu,
yaşamı geleneksel felsefenin ahlak yönelimli bakışından
kurtarma arayışının en belirgin göstergesidir. Nietzsche’ci
yaşam felsefesinin ana çizgisi, tüm değer yapılarına
toptan bir başkaldırı niteliğindedir. Sokrates öncesi
Yunan filozoflarının kültürlerini ve felsefe yapma
biçimlerini göklere çıkaran Nietzsche, felsefe ile
tragedya arasındaki canalıcı değerdeki bağın zaman
içinde kopmasının, insanlığı “yoksayıcılık” çukuruna
düşürdüğü saptamasında bulunmuştur. Salt doğruyu ararken
heba olup gitme yazgısı karşısında insana yeni bir
yaşama ufku çizme arayışında olan Nietzsche için evrende
doğruluk diye birşeyin olması söz konusu değildir;
yalnızca tek bir gerçek vardır, o da değişimdir. Nietzsche’ye
göre, yaşam değerleri, en üstün değerler olarak “üstinsan”
tarafından yaratılmayı beklemektedirler; o nedenle
yaşama sırt çevirmeyi öven bütün din adamları, filozoflar
ve ahlakçılar yaşam adına tez elden etkisiz hale getirilmelidir.(2)
Yaşamı
yorumlamak
Yaşamın o kadar çok çeşitli yorumu ve yorum biçimleri
vardır ki, tüm bu yorumların her birini öğrenmek ve
irdelemek istesek, ne buna olanak bulabiliriz, ne
de (bence) bu uğrşıya gerek vardır; ama olanaklarımız
ölçüsünde yaşamın değişik, farklı yorumlarını düşünmek
ve irdelememizde de yarar vardır, en azından bizim
kendi içsel değerler zenginliğimize katkıda bulunması
açısından. Tüm düşünce sistemlerinin ve yaşamı irdeleme
ve yorumlama biçimlerinin temelinde, özelde bireyin
kendisini ve genelde tümel insanlığın varoluş ile
yaşamın amaç ve sınırlarını anlayabilmek ve bu bilgilere
bir anlam getirebilmek ereği vardır. Tüm bu düşünsel
çabalar sonunda, kimi zaman bireyler, birşeyler bulduklarına
inanıp sevinir mutlu olurlar; çünkü, yaşamlarına bir
anlam kazandırabilecek olgu ya da düşüncelere ulaşmışlardır.
Kimi zaman da, tüm düşünsel uğraş, çaba ve arayışlarının
sonunda kendilerini tatmin edebilecek, yaşama anlam
kazandırabilecek olgu ya da düşüncelere ulaşamadıklarında
ise, -kendilerince yeterli gördükleri bir arayış süreci
içerisinde ulaşamadıklarından– yaşamın anlamsızlığını
ve belki boşluğunu varsayarak ya da düşünerek; çaresizlik,
bitkinlik, ümitsizlik, yorgunluk, tükenmişlik ile,
ve belki de en kötüsü: "yaşamın anlamsızlığı"
duygu ve düşüncelerine kapılarak, yaşamı kendilerine
- en azından düşünsel boyutta - yaşanmaz yaparlar.
Ama yaşamın bir anlamı vardır ve değerlidir. Yaşamın
anlamlı ve değerli olduğuna inanan her insan, bir
gün mutlaka arayışı içinde olduğu beklentilerine ulaşacaktır.
Buna inanırsa, inancı tam ve şüphesiz olursa, bu "hedefe
ulaşma" süreci daha da kısalacaktır. Yeter ki
kendi içsel dinamiklerinin güçlülüğüne inansın.
Yaşamın
anlamı ve değeri
Yaşamınızda bir siz, bir de öteki vardır. Aslında
gerçelçi düşünülürse, öteki, sizin dışınızdaki her
şeydir. Öteki’siz bir yaşam asla olası değildir; ama
öteki ile bir yaşam da hep sizin varlık ve düşünsel
değerlerinizden ve dünyanızdan hep birşeyler götürecek,
hep birşeyler yontacaktır. Yaşamın çoğu paradoksal
kesişimlerinde, derin ve analitik düşünceleriniz sizi
hep bu noktaya sürükler. Öteki’nin varlığı da, yokluğu
da öznel yaşam için bir sorundur; sorunun boyutu öznenin
dinamiklerine göre değişken de olsa! Zaten, genel
anlamda yaşamın, ya da tikel anlamda öznel yaşamın
herhangi bir alanındaki analitik sorgulama sistematiği,
özneyi “ben ve öteki” ayrışımındaki derinliklere itecektir.
Bu ayrışma arttıkça özne sosyal yaşamdan uzaklaşacak
ama bir o kadar da düşünsel dünyaya yakınlaşacaktır.
Tümüyle diğer taraflara ve dışarıya (öteki’ne) yönelmiş
bir yaşam, düşünceye dayanılmaz yüzeysel gelecektir.
Bu çok yönlü zıtlıklar, hem yaşamın hem de gerçekliğin
temelini derinden etkiler, biribiriyle çatışma halindeki
iddialarıyla bizim de zihnimizi karıştırırlar. İçinde
sığınabileceğimiz huzurlu bir liman bulmayı umut etmiş
olduğumuz dolaysız duyusal yaşamın dahi çift yönlü
bir yorumlamayı mümkün kıldığı, biribirine taban tabana
zıt etkinlik ideallerini içeren tamamen farklı iki
biçimde anlaşılabileceği açıktır. İki tür dolaysızlık
kendini gösterir; bir yandan duyuların, diğer yanda,
düşüncenin dolaysızlığı. Bunlardan her biri yaşamın
temel dayanağı olduğu iddiasındadır; her biri, ancak
bu alanda tek başına olduğu sürece kendini saldırılara
karşı güvende hisseder. Fakat hiçbiri, ne üstünlüğünü
sonsuza dek sürdürebilir, ne de insana tümüyle ve
çekincesizce sahip olabilir. (3)
Yaşam’da
inançlar ve dayatmacı savaşım
Din ve felsefe kadar, bilim de, bizim kendi düşünüşümüzün
bir ifadesi değil midir? İnsan hiçbir zaman kendinden
kaçamayacak gibi görünse de, kendi alanının monotonluğuna
hapsedildiğinde, bir boşluk duygusu tarafından ezilir.
Burada tek olası çare, bireyin kendine ilişkin kavrayışını
radikal bir biçimde değiştirmesi, kendi içindeki sınırlı
yaşamla daha geniş yaşamı, yani kendini hiçbir zaman
aşamayan, daraltılmış ve sonlu olan yaşam ile evrenin
genişliği ve gerçekliği ile birleşmenin zevkine vardığı
sonsuz bir yaşamı ayırt etmesidir. İnsan bu tinsel
düzeye ulaşabilir mi? Yaşama anlam ve değer kazandırmaya
ilişkin tüm umutlarımız, bunu başarmasına bağlı görünüyor.
Yaşamlarımızda, olayların bugünkü dolaysız taraflarının
her düşünen zihinde yaratıyor olması gereken üzücü
izlenimle, ancak insanın tinsel olasılıklarına duyulan
bir inanç aracılığıyla savaşım verebilecektir. Doğanın
genişliği ve acımasızlığı, insanın bu ihtişam içerisinde
çaresizliği, tutkulu heyecanları ve tinsel boşluğu
ile toplumsal varoluşun vahşi döngüsü, bencilliğiyle
insanın ahlaki küçüklüğü, görüntülerin kölesi oluşu,
doğal içgüdülere denetleyemediği (sorgulayamadığı)
biçimde tabi olması; tüm bunlar her gözlemci için
apaçıktır ve açıklanması da oldukça güçtür. Buna rağmen,
bunun, varoluşun akılcılığına duyduğumuz tüm inançtan
vazgeçerek kaçınılmaz kaderimiz olarak kabul etmemiz
gereken bütün ve son gerçek mi olduğu, yoksa elimizde,
çaresizlik tarafından dayatılanlarla savaşmamızı,
hatta bu savaşı kazanmamızı sağlayacak bir şey olup
olmadığı, hala kayda değer bir soru olmaya devam eder.
İkinci yolu seçen kişi, zorluklara karşı savaşım vermek
zorunda olacak ve sürekli olarak tehlikelere açık
kalacaktır, fakat bu, insana tinsel açıdan kendini-koruma
olanağını tanıyan yegane yoldur. Goethe’nin ünlü:
“zorunluluk en iyi danışmandır” sözü burada her zamankinden
daha çok geçerlidir.(4)
Sosyal
yaşam
Her canlı sosyal yaşama muhtaçtır.
İnsanların diğer tüm canlılardan en belirgin farkları
olan düşünme ve yaratma edimleri, insanoğlunu, varlık
dünyasındaki ilk gününden itibaren sosyal yaşamın
içine, ta merkezine yerleştirmiştir. Yalnız yaşamak
ile birlikte yaşamak arasında ciddi farklılıklar olduğunu
hepimiz biliriz. Çoğu zaman hepimiz aynı duygu yoğunluğunu
ve karmaşasını yaşarız. Çevremizle fazlaca iç içe
olduğumuz zamanlar yalnızlığı özleriz, arzularız;
yalnız kaldığımız zamanlarda da diğer insanlarla birlikte
olabilmeyi isteriz. Bu karar karmaşası, aslında tümüyle
bizlerin o günlerdeki, belirli bir zaman diliminde
ruhsal yapımızın ne denli pozitif ya da negatif enerji
yüklü olduğuna bağlıdır. Yoğun aktivite ve eylemler
yaşayan her birey, belirli bir süre için de olsa yalnız
kalmayı düşleyecektir. Bazen: "Şöyle bir kaç
gün yalnız kalıp kafamı dinleyebilsem!" deriz.
Ne de güzel kullanmışız bu ifadeyi dilimizde: "kafa
dinlemek" yani kendimizle başbaşa kalabilmek!
Yani sosyal çevreden, insanlardan, hatta kimi zaman
en yakınlarımızdan bile uzakta, yalnız kalmayı özlemek!
Kendimizle başbaşa kaldığımız zamanlar, çoğunlukla
kendimizi düşünür, sorgular, değerlendirmeler yaparız.
Ve bu sorgulamaları ne denli objektif yapabilmiş isek,
o denli de "kafamızı dinlemiş" olacağızdır.
Yoğun sorgulamalar kimi zaman yorucu olsa da, olumlu
yönlere gidilebilirse, yorucu olmayacaktır. Hele sonucunda
olumlu bir şeyler üretebilmiş ve güzel sonuçlara gidebilmişseniz!
Franz Kafka'nın "İnsanlarla iç içe olmak, insanı,
kendisini gözlemlemeye götürür." sözü düşündürttü
bana bunları. İnsanlarla iç içe olmamız durumunda,
bunun doğal sonucu olarak kendimizi daha objektif
gözleme ve yorumlamamız olasıdır. Çünkü her birlikte
olduğumuz bireyden, bir şekilde, birtakım artılar
ya da eksiler kazanmamız ve bir şekilde etkilenmemiz
olasıdır. Bu birlikteliklerin, bireyin kendi içsel
değerlerinin güçlülüğü ve zayıflığı ölçüsünde, kendisine
yararlı ya da zararlı etkileri olabilecektir. Birlikte
olduğumuz bireylerin yanlış değerlerini yeterince
sorgulamadan kendimize katmamız bile olasıdır kimi
durumlarda! Bu tür yanlışlardan kendimizi koruyabilmemiz
için ise, öncelikle ve ivedilikle kendimizi evrensel
doğrular ve etik değerler çerçevesinde analiz edebilme
gücümüz var olmalıdır. Bu da, kendimizi objektif tanıma
ve sorgulayabilmemizle olasıdır. Çevremizdeki iletişim
içinde olduğumuz, birliktelikler yaşadığımız her insanın,
bizim dışımızda ama sadece sosyal anlamda bizim içimizde
olduklarının da farkındayızdır. Bu gerçek, çevremizdeki
insanların, bizim gerçek yaşamımızın bir parçası olduğunu
gösterir.
Öznel
yaşamı sorgulama
İnsanlar kendi öz yaşamlarının anlamını, önemini ve
değerini çözümleyerek “doğru” ve “gerçek” bir sonuca
ulaşamadan, kendileri dışındaki “genel yaşam”ı ve
bu “genel yaşam”ın kendi öz yaşamlarına kattığı artı
değeri anlayabilmeleri olası değildir. Yaşamın değerini
anlayan ve kavrayan birey; anne, baba, eş ve çocuklarından
başlayarak çevresindeki tüm insanları, uygar ve çağdaş
yaşamanın zorunlu kıldığı her tür nesnel gereksinimlerini,
beyin açlığının doyurulması anlamında düşünsel gereksinimlerini,
mide açlığının doyurulması anlamında beslenme gereksinimlerini,
cinsel açlığının doyurulması anlamında cinsel gereksinimlerini,
ve belki de bunların içinde en önemlisi olan, herhangi
bir konudaki inancının zorunlu kıldığı “değerler dünyası”nın
gereksinimlerini düşünmek, anlamak ve bunlara önemi
oranında zaman ayırmak ve bu konular için savaşım
vermek zorunda olduğunu anlayacaktır. Yaşamı değerli
ve anlamlı kılan, bireylerin bu erdemli savaşımlarıdır.
Düşünenlerden:
İyi yaşamayı öğrenmek ömür boyu sürer.
Seneca
Bizi yaşatan, bizi rahatsız eden konulardır.
Rasim Mutlu
Hiçbir şey yaşarken daha önemli değildir.
Atilla İlhan
En çok yaşayan, yaşamı en çok hissetmiş olandır.
J.J. Rousseau
Sadece kendisi için yaşayan, kötü yaşıyor demektir.
Alfred de Musset
Sorgulanmamış yaşam, yaşamaya değmez.
Socrates
...Ve
benden Yaşam üzerine sözler:
"Değerleri
olan anlamlı yaşar."
"Gerçek yaşam, salt nesnel olmayandır."
"Sorgulama, yaşamı anlamaya atılan ilk adımdır."
Sevgili
Düşünce Dostları,
"Yaşam" gibi ciddi bir konunun, bir yazıda
değil, bir kitapta değil, ciltler dolusu kitaplarda
bile yazılmakla sonlanamayacağını hepimiz biliyoruz.
Bu yazım için, bu gün için bu kadar belki...
Ama
belki de Yaşam; bir sözcükle, bir sözle bile anlatılabilecek
bir kavram, kim bilir! Ne dersiniz?..
Mahmut
Özturan
Kasım - 2008
Kaynaklar:
(1)
Paradigma Felsefe Sözlüğü/A.Cevizci
(2) Felsefe Sözlüğü/SarpErk Ulaş
(3-4) Yaşamın anlamı ve değeri/R.Eucken
|