Ö Z G Ü R L Ü K

"Özgürlük, insanın içsel değerler toplamının yaşama geçirilebilmesidir."

1. Özgürlüğün ne olduğu üzerine...

Özgürlük... İnsanın bilinen en eski tarihinden beri üzerinde önemle durulan, konuşulan, tartışılan, savaşılan, ama ne yazık ki bir türlü tüm insanların bir ortak noktada buluşamadıkları, aslında çok basit ama uygulamada ve yaşama geçirilmesinde sanki en zor olguymuş gibi duran tüm insanlığın, tüm yaşamların en “dağ” sorunu!..

Genelde, en çok hangi konu üzerinde duruluyorsa, hangi konu en “ciddi” gündemde kalıyorsa, düşünülüyorsa, yazılıyorsa, tartışılıyorsa, savaşımlar veriliyorsa, insanlar ölüyor ya da öldürülüyorsa, işte tümel yaşamın en “dağ” sorunu!..

İnsan yaşamını en içten, en derinden, en ciddi boyutta yaşanılır ya da yaşanmaz kılan, bireylerin kendi öz yaşamlarını bile kendi istekleriyle sonlayabilmeleri uğruna göze alabildikleri ve bir an bile ikilem yaşamadan, yaşamlarının tüm değerlerini uğruna hiçe saydıkları en “dağ” sorun!..

Özgürlük, gerçek anlamıyla yaşamaktır, yaşayabilmektir. Yaşamın gereklerini ancak özgür bir insan yaşayabilir. Yaşamın gerekleri ise, her insanın yaşamında sahip olması gereken asgari yaşamsal gereksinimlerdir. Özgürlük, eylemdir, eylemektir, eyleyebilmektir, eyleyebilme gücüdür, eyleyebilme gücüne sahip olmak ve bu gücü kullanabilmektir. Eyleyemeyen insan, belirli sınırlar içinde kendisine belirlenmiş bir yaşam biçimiyle, kendi belirlediği bir yaşamı değil, başka birilerinin belirlediği bir yaşam biçimini yaşıyor olacaktır, olmak zorundadır. Böylesi bir yaşam biçimiyle birey, gerçek yaşamdan çok uzaklarda ve hatta çoğu yönüyle belki insanlığa bile yaraşmayan koşullarda yaşıyor gibi görünecek ama gerçekte sadece nefes almaya çalışıyor olacaktır. Evet, özgürlük, tam anlamıyla yaşamak; insanca yaşayabilmektir.

Özgürlük, kişinin kendi kendisini belirlemesi, denetlemesi, yönlendirmesi ve düzenlemesi durumudur. Bireyin kendisini, dış baskı, etki ya da zorlamalardan bağımsız olarak, kendi arzu edilir ideallerine, motiflerine ve isteklerine göre yönlendirmesidir. Kişinin, başkalarının buyruk ve isteklerine göre değil de, kendi isteklerine göre davranabilmesi gücüdür. Ahlaki öznenin, kendi tercihlerine, akla dayalı kararlarına, istencinin buyruklarına göre eyleyebilmesi durumudur. Varolan alternatif eylem biçimleri arasında bir seçim yapabilme ve yapılan seçimin gereğini yerine getirebilme gücüdür. Kişinin, dış koşulları, psikolojik ve biyolojik yapısının belirlediği koşulları aşmayı, aşabilmeyi başararak, kendi ideallerine, isteklerine ve hedeflerine uygun davranabilmesi durumudur.(100)

“Özgürlük, başka biri tarafından engellenmeksizin istediğimiz bir şeyi yapmamızdır”
Özgürlüğe ilişkin sağduyunun görüşü budur. Bir kısıtlama veya zorlama olmaksızın seçim yapabilen bir insan, özgürdür. Mahkumlara tanınmayan şeyin ta kendisi olan hareket özgürlüğü bunun klasik bir örneğidir. Özgürlükte önem verilen şey, bireyin istediği bir şeyi yapmasına engel olan engellerin en az sayıda olması gibi görünmektedir. Tam özgürlük ideali ise hiçbir engel olmaksızın insanın istediği bir şeyi yapma serbestliğidir. Ancak, “yapmak istediğimiz şey” adam öldürme, tecavüz etme, işkence etme dahil her şeyi içine alabileceğinden, bu, insanlar tarafından oluşturulan bir toplum için gerçekçi bir temel olamaz. Çünkü en güçlü olanlar, özgürlüklerini, geri kalanların zararına gerçekleştirmeye yöneleceklerdir. Bundan ötürü, ilk tanımın sezgisel olarak şöyle olması gerektiği açıkça görünmektedir: “Başkalarına zarar vermedikçe istediğimiz şeyi yapmakta özgür olmamız gerekir”. Bu ilke yaygın olarak “zarar ilkesi” olarak bilinir. Onun altında yatan özgürlük kavramı, “negatif özgürlük” diye adlandırılır. O, “negatif”tir, çünkü zorlamadan korunmuş olmadır. Hiç kimse, bireyi, belli bir yaşam biçimini ya da idealler bütününe uymaya ya da ondan kaçınmaya zorlayamaz, çünkü bu onun kendisinin belirleyeceği bir şeydir.(99)

2. Özgür olma(ma)nın acısı!

Özgür olmak birilerinin hedefi ve ancak birilerinin de karşı olduğu bir durum veya olgu ise, bu durumun her iki tarafında da herhangi bir şekilde istediğini eyleyememe durumu ve sonucu söz konusu olacaktır. Özgür olmanın, özgür olan taraf için hiç bir şekilde acısı olmadığı ve olamayacağı kesin ise de, karşısındakinin özgürlüğünü istemeyen tarafın istediği koşulları sağlayamama ve dolayısiyle istediğini eyleyememe durumunu yaşayan tarafın rahatsız olduğu ve bunun sonucunda da belirli bir ölçüde acı bile duyabileceği kesindir.

Özgür olmak için savaşım veren tarafın, özgür olamaması durumunda ise, karşı tarafın benzeri durumda yaşayacağı acıdan çok daha farklı, çok daha zor, çok daha acı koşullarda yaşamak zorunda kalacağı kesindir. Çünkü, karşısındakinin özgürlük mücadelesine karşı çıkan tarafın hedefi, zaten iyi olan kendi bireysel-toplumsal koşullarını daha da iyileştirme çabası iken; özgürlük savaşımı veren tarafın çabalarının tek hedefi, tek amacı yaşayabilmek, insanca yaşam koşullarına sahip olabilmektir.

Karşısındakinin özgür olmasını istemediği halde bunu elde edemeyen tarafın çabası ve savaşımı ne denli insanlık dışı ve hatta insanlık suçu ise, özgürlüğü için savaşan tarafın mücadelesi ve çabası da, tam tersine, o denli yüce bir eylemdir. Ne var ki, özgürlüğe ve özgürleşmeye karşı kendi çıkarları için karşı duran ve hatta bunun için gizli-açık savaşım veren kişi, grup veya toplumlar, bunu asla açıktan söyleyememektedirler ve hatta özgürlüğün, evrensel bir temel doğru ve hak olduğu inanç ve düşüşüncesini destekler görünmekte ve bu ikiyüzlü insanlık dışı tutumlarını çok rahatlıkla savlayabilmektedirler. Ama çok basit, çok sıradan bir gözlemle bile her insan bu durumun açıklığını ve doğruluğunu rahatlıkla görebilmektedir. Ancak ne yazıktır ki, çoğu zaman haklılar sessiz ve zayıf kalmakta ve haklı özgürlük mücadelelerini inançla sürdürememektedirler. Bunun tek nedeni de, kendi durumunun ve konumunun haklılığına yeterince güçlü inanmamaları ya da karşı tarafın değişik-çeşitli şavaşım yöntemlerinden etkilenmeleridir. Bir insanın haklı olduğu konumunun yeterince bilincinde ve hatta belkide farkında bile olamaması, savaşım gücünü olumsuz etkileyebilmektedir. Bu durumdan en çok rahatsız olan, en çok acı duyanlar ise, aynı tarafta oldukları halde, kendi haklı konumlarını kendisiyle aynı durumda olanlara anlatamayanlar olacaktır. Çünkü aynı olumsuz kuşulları yaşayan insanlardan, durumunun farkında ve bilincinde olup da, bunun bilinçli savaşımını verenlerle, bu bilinçten uzak ve hatta aydınlatılmasından bile korkan-çekinen zayıf insanların aynı durumu, aynı koşulları yaşıyor olmaları, sorunu farklı boyutlara taşıyor olacak ve özgürlük kazanımından önce bilinçlenmenin tam olarak sağlanması gerekecektir. Bu da, inançlı bir eğitim çabası ve savaşımı ile olasıdır ancak!

Bilinçlenme çaba ve savaşımı, olumlu bir sonuç elde edebilmek için yapılması gereken en temel çalışmadır. Bilinçlenmeden hiçbir konuda iyiye ve güzele varılamaz. Çünkü bireyin ya da toplumun herhangi bir şeyi elde edebilmesi için öncelikle durumu hakkında yeterince bilinçlenmesi gerekir. Her insan kendi çabasıyla bilinçlenemeyebilir. Böylesi durumlarda aynı grupta ortak paydası olanlardan, bilinç düzeyi yüksek olanların, ötekileri bilinçlendirme ya da aydınlatmaları bir ödevdir. Burada da bazen sıkıntılar yaşanmakta ve bu bilinçlendirmeyi üstlenen kişi ya da kişilerin, -çoğu zaman da kasıtlı olarak- karşı tarafın çıkarlarına hizmet etme durumları yaşanmaktadır. Özgürleşme konusunda insanları ya da toplumları aydınlatma ve bilinçlendirme çabası–uğraşısı içinde olanların ne denli samimi ve dürüst olduklarının iyice incelenmesi ve karşı tarafa dolaylı olarak da olsa hizmet etmediklerine ve etmeyeceklerine tam olarak inanılmalıdır. Bunu sağlamak için gerek görülen durumlarda bir şekilde, bir yöntemle “test” bile edilebilmelidirler! Yoksa tüm özgürleşme çaba ve savaşımları boşuna olacaktır.

3. Özgürlüğün sınır analizleri

Özgürlüğün kavramını ve tanımını doğru koymak gerekir öncelikle. Yoksa, karşı tarafın oyununa kolaylıkla gelinebilecektir. Özgürlük, bir insanın her istediğini dilediğince yapabilmesi midir? Hayır, asla! Bazen, art niyetli insanlar ve özellikle de anarşizm tarafından kaoslara neden olacak şekilde olumsuz sapmalara yol açabilecek açılımlar getirebilmektedir özgürlük kavramına! Özellikle gençler arasında, yaşamlarında kendi özel zevklerine ve tamamen bireysel çıkarlarına bağlı bazı isteklerini elde edebilmeleri için, kendilerini kısıtlayan, bireysel hedeflerine ulaşmalarını zorlaştıran koşullar karşısında hemen: “neden istediğimi yapamıyorum, özgürlük istiyorum, özgürlük benim de hakkım!” gibi tümüyle bireysel çıkarcılık göstergesi haykırışlar, özgürlük gibi yüce bir kavramı basitleştirme çabasından başka birşey değildir! Böylesi durumlara karşı insanlar bilinçlenmeli ve yüce kavramların basitleştirilmesine ciddi ve kesin tepkilerini gösterebilmelidirler. Aksi durumda oluşacak kaoslar toplumdaki herkesi olumsuz etkileyecektir. Bir ulusun özgürlük mücadelesi ve savaşımıyla, böylesi çok basite indirgenmiş tümüyle bireysel çıkar temelli saptırılmış “özgürlük mücadelesi” görünümü altındaki sapık eylemlere karşı duruşlar net olarak konulmalıdır. Doğal olarak, evrensel temel değerler, hak ve özgürlükler sınırları içerisinde bireylerin de sahip olmaları gereken insancıl özgürlük hakları vardır, olacaktır. Ama, bunların bireysel çıkarlara indirgenmesine izin verilmemelidir. Bu konuda da yine en büyük görev, doğru, dürüst ve bilinçli aydınlara düşmektedir. Burada çok ince bir sınır çizgisi vardır ve çok dikkatli olunmalıdır. Eğer, özgürlük adına yapılan her savaşımın doğru ve haklı olma durumu tartışmalı olabiliyorsa, o zaman, hangi durum gerçek özgürlükçü, hangi durum özgürlüğü kullanmaya çalışan sapık görüştür, bunu hangi ölçüt ile anlayabiliriz? Aslında bu çok kolaydır: çünkü bireysel ya da belirli bir grup veya kitlenin özel çıkarları doğrultusunda yapılan bir savaşım ise, bu, özgürlük savaşımı değil çıkar savaşımı olacaktır. Özgürlük gibi yüce bir kavram, konumu ve durumu ne olursa olsun, asla ve asla çıkar gibi bir basitliğe indirgenememelidir!

4. Herkesin istediği, kimsenin edinemediği

İnsan yaşamının vazgeçilmez değerlerinden olan özgürlük, doğal olarak herkesin istediği, sahip olmayı arzuladığı bir güzelliktir. İstemek, sahip olmayı arzulamak, bir şeyi elde etmenin ilk ve en basit adımıdır. Sahip olmak istediğimiz her şeyin salt bir “isteme” ve “arzulama” düşüncesiyle başladığı gibi! Bir iyilik, bir güzellik, bir olumluluk olarak kabul edilen bir hedefe ulaşmak için birkaç değil, pek çok şeyi göze almak, yıpranmayı ve yaralanmayı peşinen kabul etmek ve çokça savaşım vermek gerektir. Verilecek her türden mücadele ve savaşımların sonunda elde edebileceğimize inandığımız güzellikler varsa ve bizler bu güzellikleri önceden görebiliyorsak, elimizden gelen, gelebilen değil; ve hatta gelemeyenleri bile gerçekleştirme çabası içinde olacağızdır. Her koşulda savladığım bir düşünce yöntemim vardır: “neyi, ne kadar, ne bahasına istediğimizi bilmek, bilebilmek!” Karşılığında ne denli büyük savaşımları göze alabiliyorsak, uğruna savaştığımız hedef o denli yüce olacaktır. Ancak maalesef, pek çok insan, uzunca yıllar yaşadığı bir ömür boyunca, böylesi yüce bir hedefi hiç bir zaman tanıyamamış, yaşıyamamış olabilmektedir!

Evet, bir şeyi elde edebilmek için istemek yetmiyor; neyi, ne uğruna, neye rağmen ve gerçekten ne kadar?!. Yaşamı sınırlamalarla dolu ve özgürlüğü tam olarak hayal bile edemeyen bir insanın, bilmediği bir hedef için savaşımları göze alabilmesi olası değildir ve beklenmez de! Ne demiştik barış için: “barışa giden yol çalılıklardan geçer, yeter ki ardındaki güzellikler önceden görülebilsin, hayal edilebilsin!” Özgürlük için de benzer şeyleri düşünebiliriz: özgürlüğün ne tür, ne denli güçlü ve yüce güzellikler yaşatacağını bir insan önceden bilemezse, hayal edemezse, özgürlük gibi yüce bir güzellik için bile ciddi bir çaba içinde olamayacaktır. Hayal edebilmek dedik; hayal, yani düşünce dünyasının zenginliği, derinliği ve güçlülüğü! Yaşamdaki her şey, dönüp dolaşıp yine düşünceye geliyor, yine sağlıklı düşünebilmeye geliyor, yine düşünebilme ile kesişiyor! Düşünemeyen bireyden zaten hiçbir konuda hiçbir şey beklemek olası da değildir. Özgürlük gibi yüce bir değerin sağlıklı düşünemeyen bireylerce algılanabilmesi çok zordur.

Herkesin istediği ve fakat çoğunlukla kimsenin kolaylıkla elde edemediği bir değer olan özgürlüğü yüzeysel bir yaklaşımla herkesin “en önemli değer” olarak aldığını, algıladığını, kabullendiğini düşünürsek; o zaman, neden uygulamada “o” denli büyük bir önem verilmiyor, gibi düşünülebilir. Herkes o’na inanıyor, herkes o’nu istiyor; ama kimse (çok küçük bir azınlık hariç) o’nu “yaşamın en önemli değerlerinden bir tanesi” olarak görmediğinden, yeterince tanımadığından ya da belki de inanmadığından olacak ki, hakettiği ölçüde ciddi bir savaşım ve uğraşısı içinde olmuyorlar, olamıyorlar! Burada ilginç bir noktaya geliyoruz: “acaba gerçekten herkes istiyor mu?” sorusu ve düşüncesi zihinlerimizi zorlamaya başlıyor! Gerçekten inanıyorsa ve gerçekten istiyorsa neden yeterince mücadele etmiyor? Belleklerimizi zorladıkça zorlayabiliyoruz... “İnanıyorum ve istiyorum, özgürlüğü elde edebilmek ve gerçekten yaşama geçirebilmek için dürüstçe herşeyi yaparım, her şeyi göze alırım” diyen ve tüm yaşamını hiç çekinmeden umarsızca ortaya koyduğu halde bir arpa boyu bile yol alamamış bir tek insan, bir tek toplum yoktur. İnanan, isteyen, çalışan ve bunun savaşımını verenler tam anlamıyla olamasa bile, gücü ve çabası oranında bir yerlere mutlaka varacak, birşeyleri mutlaka elde edecektir.

İnanarak ve isteyerek bir hedefe ulaşmak için savaşım veren birey ya da toplumların, savaşımları sonunda tüm isteklerini elde edemeseler bile, ulaştıkları noktadaki ruhsal durumlarının nasıl olduğunu hayal etmek hiç de zor olmayacaktır. İnanmış, savaşmış ve çabasıyla, tırnaklarıyla kazımak da olsa, birşeyler elde etmiş olmanın bireye ya da topluma kazandıracağı en önemli artı, özgüven duygusudur ki, bu da ulaşılamayan, elde edilemeyen, eksik kalan noktaların da zaman içinde pes edilmeden elde edilebileceğinin kanıtı ve göstergesidir. İnanmak ve istemek demiştik, bunlara umut ve güveni de eklemek zorundayız. İnsanın içindeki güzellik beklentileri, umutla beslenecek ve kazandığı özgüveniyle güçlenecek ve zenginleşecektir. Ancak bu şekilde birey ya da toplum kendi yüce özgürlüğü için gerçek anlamda savaşım verecek ve istemekle kalmayacak; bunu elde etmek için, edinebilmek, yaşama geçirebilmek için tüm gücünü kullanmaktan asla çekinmeyecektir.

5. Bal mı, katran mı?

Evrensel kabul görmüş temel değerlere hiç bir insanın çıkıp da “katran” yakıştırması ya da benzetmesi yapmadığını, tüm dünyayı karşısına almayı göze alarak bunu yapamayacağını herkes bilir! Özgürlük gibi, hiçbir düşünce sisteminin, hiçbir ideolojinin tartışmaya bile girmediği bir değere karşı olmak görünüşte olası değildir. Ancak, insanlığın bilinen en eski tarihinden beri, 21. yüzyılın aydınlık(!) günlerinde bile, uygulamada bunun böyle olmadığı hep görülmüştür, görülmektedir, hep ikiyüzlülük, hep ikiyüzlülük! Gizli-saklı politikalarla insana karşı, insanlığa karşı olunmuştur hep! Kimi kişi veya grupların çıkarları için göze alamayacakları hiçbirşey olmadığı bilinen bir gerçektir. Bilinen gerçeklerle gördüklerimiz, yaşadıklarımız hiç de örtüşmüyor ne yazık ki!

Hepimiz “bal” gibi biliyoruz ki, A ülkesinin, B grubundaki C ya da D bireyleri, kendi çıkarlarını, bırakın diğer insanların ya da ülkelerin çıkarlarının üzerinde görmelerini; tüm evrensel değerlerin bile üzerinde görebilme cesaretini kendilerinde bulabilmektedirler. Bu cesareti de onlara acıdır ki özgüvensiz çoğunluk vermektedir, ve çoğu zaman bizler de bu özgüvensiz çoğunluğun içinde şu veya bu şekilde yer alırız! Evrensel değerlerin “bal” olduğu gerçeğini kendi çıkarlarıyla çelişiyorsa “katran” kabul ederek tüm uygulama ve politikalarını bunun üzerine yapılandıran ülke, grup ya da kişilerin bu uygulama ve politikaları, gereken güçlü karşı çıkışı görmedikçe, daha da güçlenerek sürecektir. Haklı, güçlü olamadıkça haklılığının bir önemi ya da değeri olamamakta, sadece bir grup insanın inançlarında kalmaktadır.

Haklının güçlü olması için öncelikle ve özellikle özgüvenini güçlendirmesi gerekir. Bunun nasıl ve hangi yöntemlerle gerçekleşebileceği, yaşama nasıl geçirilebileceği ise: gerçekçi, dürüst ve objektif düşünür ve aydınlar tarafından ortaya konmalı, çeşitli alternatif yöntemler belirlenmeli, geliştirilmelidir. “Bal”ın hiçbir zaman “katran” olamayacağı gerçeği, sapık düşünce sistemleri ve ideolojilere “bir şekilde” anlatılabilmeli, kabul ettirilebilmelidir. “A” ülkesi ya da “B” insanları, görünüşte özgürlüğe saygı duyan, savunan ve medyasında hep gündeminde tutarak sahiplenen(!) ikiyüzlü politik yapısıyla gerçek yüzünü saf insanlardan saklayabilmeyi belki becerebiliyor görünüyor olabilirler, ama tüm bu gerçeklerin çok iyi bir şekilde bilincinde olanları yok sayamadığı için, gerçekleri bilen ve savunanların oranı arttıkça uykuları kaçacaktır, kaçmaktadır. Düşünen insanlara düşen en önemli ödev, tertemiz ve saf insanların ikiyüzlü-artniyetli medyanın etkisinde kalmadan düşünmelerini sağlamak olmalıdır. Dizi ve magazinlere kendilerini medyanın etkisiyle mahkum etmiş yığınların bilinçlendirilmesi hiç de kolay olmayacaktır. Dürüst, objektif, akılcı düşüncelere malum medya kapılarını kapattığı ve olanak vermediği için, yığınlara ulaşmak, sadece bir avuç gönüllünün sınırlı olanaklarıyla sınırlı kalmaktadır. Uzun yıllardan beri, saf ve temiz insanlara balı katran; katranı da bal maskesiyle tanıtmaya, kabul ettirmeye çalışan ve ne yazık ki bunu ciddi boyutlarda kabul da ettiren sapık ideolojiler ve düşünce sistemleri, insanlar bilinçlendikçe zorlanmakta ve meydanda yalnız olmadıklarını gördükçe, daha da acımasız hale gelebilmekte ve zaman zaman panikleyerek gerçek yüzlerini saklayamamakta ve hatta, belki de saklamaya gerek bile duymamaktadırlar.

Evrensel temel değerlerin, birey için yaşamsal açıdan en önemlisi olarak alabileceğimiz özgürlük “bal”dır ve bu değere gizli, saklı, örtülü, maskeli, kodlu, şifreli.. ne şekilde olunursa olsun, karşı olunan görüş, düşünce, sistem ve ideolojiler “katran”dır. Bu gerçeği hiçbir güç değiştiremez. Buna yürekten inandıkça, bu inanca yürekten bağlandıkça, bunu temel değer olarak alıp, bu değer uğruna herşeyi göze alabildikçe, yaşamı tikel değil tümel gözle görebildiğimiz ve algılayabildiğimiz sürece, bir gün mutlaka, kimsenin bu gerçeği yadsımayacağı, bu gerçek değerin bir yaşam biçimi olarak tüm dünyada ve tüm yaşam biçimlerinde hakettiği saygın yere oturacağına tüm insanlar inanmalıdır. Özgürlük ve diğer tüm evrensel değerler “bal” ve tüm bu değerlerin karşıtları ise “katran” benzetmesiyle tümel yaşamın bir gerçeği olarak var olacaklardır.

6. Sözde kalan onaylar ve fakat eylemsel redler

Geçmişten gelen güzel sözler vardır : Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!” Bu bölümle gerçekten de tam örtüşen bir söz. Önceki bölümde değindiklerimi anımsayalım: ikiyüzlü sapık düşünce sistemleri ve ideolojiler... Söylenen sözler ya da düşünceler eylemsel olarak da desteklenmiyorsa, dürüstlükten söz etmek olanaksızdır. Hem, sahibi olduğunuz tüm medya olanaklarıyla özgürlük gibi yüce bir değerin destekçisi ve savunucusu (ve hatta hamisi) olduğunuzu savlayacak ve ancak eylemleriniz tüm bunların karşıtı olacak! Tam bir samimiyetsizlik, tam bir ikiyüzlülük!

Bazı güçlü ülkelerin özgürlük üzerine söylemlerini anımsarsak, biliyoruz ki, bunlar hep sözde kalan onaylardır; eylemlerinde ise özgürlük savaşımı veren ve hatta özgürlük için bilinçlenme çabası içinde olan ülke, grup ve hatta bireylere bile acımasızca bir ilgi(!) göstermekte ve eylemsel olarak bu çabalara en açık bir şekilde karşıtlıklarını ortaya koymaktadırlar. Haklının güçlülüğü demiştik ya: şimdilerde yaşanan maalesef “güçlünün, ne derse, ne yaparsa haklı olduğu” şeklinde yaşanmakta olan yaşam gerçeği! Ve bunun olası tek çözümü: haklı olanın güçlü de olmak zorunluluğudur!

7. Özgürlük karşıtlarının bilinçaltı sorgulamaları

Evrensel kabul görmüş temel değerler, yüce değerler diyoruz... Bu değerlerin neden evrensel olduklarını, neden evrensel kabul gördüklerini irdelediğimiz zaman, insanlık için her türlü gerçek güzelliği içinde barındıran bu kavramları, normal bir insanın kabullenmemesi olası değildir! Evrensel kabul görmüş bu temel yüce değerlerin ilk sıralarında yer alan “özgürlük”, insanlık için ve hatta tüm canlılar için bir “olmazsa olmaz”dır. İnsan yaşamı için böylesine önemli bir değerin karşısında yer almanın ne denli insanlık dışı olduğu ve normal bir insanın bunu yapamayacağı mutlak kesindir. Özgürlük gibi yüce bir değerin karşısında olmayı hiç kimse açıktan söyleyememekte, bunu göze alamamakta ve savlayamamaktadır. Ancak eylemleriyle bunu açıkça ifade edenlerin, normal bir insan gibi kabul edilmediklerinden, bunun nedenleri üzerinde durmak ve durumun analizini yapmak istediğimizde, yapmamız gereken en önemli şeyin, bu tür insan(!)ların bilinçaltlarını sorgulamak olacağı ortaya çıkmaktadır. Bilinçaltı sorgulaması da, bu insan(!)ların aldıkları eğitim ve çevre koşulları ile kişilik değer ve karakter yapılarını bilmeyi gerektirir ki, bu da pek olası değildir. Ama, bu durumda, en azından bu tür insanların bilinçaltlarında ne tür bir dünyanın, ne tür bir düşünce sistemi ya da düşünce yapısının var olduğunu saptamak çok da zor olmayacaktır. Önce, bir örnek olması açısından, konumuzun biraz dışına çıkarak, bir başka evrensel değeri ele alalım ve irdeleyelim, sonra analizimizi konumuza uyarlayalım. Yalan söylemeyi düşünelim örneğin... Bilinen ilk düşünce tarihinden, dinlerden, inançlardan, ideolojilerden hangisini ele alırsak alalım; yalan konusuna hangi pencereden, hangi açıdan bakarsak bakalım, tüm düşünce ve inanışlarda, yalanın yanlışlığı ve kötülüğü, ortak bir kabuldür, ortak bir yorumdur. Durum böyleyken, birilerinin çıkıp yalanın doğruluğunu, yalan söylemenin normal birşey olduğunu savlaması zaten beklenmez. Bunları söyleyen birisinin olduğunu düşünelim ve irdeleyelim. Genellikle bir yanlışı savunan insan, o yanlışı yaptığı ya da yapmakta olduğu için savunur. Ya da yalan söyleyerek, kendisine özel birtakım çıkarlar sağladığı, tersi durumda sağladığı çıkarların bitebileceğini ve eğer o şekilde bir yaşam biçimine alışmışsa, yaşam biçimini de değiştirebilecek bir kişilik yapısı da yoksa, mevcut yanlışlarıyla bir yaşama devam etme zorunluluğunda hissedecektir kendisini. Bir şekilde, yanlışlar üzerine kurulmuş bir yaşamı değiştirmek ve iyiye, doğruya yönelmek, güçlü bireylerin yapabilecekleri bir şeydir zaten. Alışageldiği yanlışlardan kendisini kurtaramayan, kurtaramadığı için de kendisini buna zorunlu hisseden, güçlü gibi görünen ama aslında zayıf ve zavallı bir kişilik yapısına sahip insanlardır bunlar. Yanlışta inat etmek, doğruyla tanışmamış olmayı çağrıştırır, düşündürür bize! Bu yalan örneğini şimdi de özgürlüğe uyarlayalım:

Bir insan neden özgürlüğe karşı çıkar, neden özgürlük karşıtı davranışlar sergiler ya da eylemlerde bulunur? Başkalarının özgürlüklerinin sınırlanması kendisine birtakım çıkarlar sağlıyorsa, başkalarının özgürlüğünü sınırlayarak, daha doğrusu onların esaretiyle, yaşamlarının sınırlanmasıyla kendi yaşamına artılar geliyorsa, artılar sağlıyorsa... ve kişilik ve karakter yapısı da kendi bireysel çıkarı için herşeyi yapabilmeyi uygun ve normal görebiliyorsa, özgürlüğe de, her türden değerlere de karşı çıkabilecektir. Peki, neden kendi çıkarlarını, en yüce değerlerin bile üzerinde tutabilecek küçüklüğü, basitliği gösterebiliyor bu insan(!)lar? Sorumlusu o mu, yoksa onu bu düşünce ve yaşam biçimine hazırlayan aile, çevre ve eğitim düzeni mi? Bazı düşünce sistemleri ve ideolojiler oluşup, dünyada kendisine bir yer de edindikten sonra, zayıf ve kullanılabilir, eğitimsiz, düşünce özürlü bireyleri acımasızca kendisi için kullanır ve sonra da yine acımadan çöpe atar! İşte, yine karşımıza hep ısrarla söyleyegeldiğim düşünceler çıkıyor: “insanların, insanlık ve kendileri için en büyük yanlışları, birtakım düşünce sistemleri ve ideolojilerini yeterince düşünmeden, yeterince sorgulamadan kabullenmeleridir” Yeterince sorgulanmayan her düşünce, her zaman sakıncalıdır. Bir karar, yeterince sorgulanmadan verilmişse, doğru ve gerçekçi olması zordur. Mutlaka bazı yanlışlar içerecektir. Ve bazen bu yanlışlar, sadece bireyin kendisi için değil, çevresi ve hatta belki de tüm dünya için bile zararlı olabilecektir. Birilerinin esaretinden çıkar sağlayanların, birilerini kendi çıkarları için kullanma zorunluluğu vardır ve bu insanlar da ne yazık ki, çoğu zaman saf ve temiz ve ancak yeterince yaşamı, değerleri ve düşünce sistemlerini sorgulayamayan insanlar olmaktadırlar. Bu temiz, saf ve ancak sorgulamasız insanların eğitimi, ciddi bir ölçüde özgürlüğe, özgürlüğün varlığına ve yeşermesine ve devamlılığına büyük bir katkı olacaktır.

8. Yer–Gök–Deniz üçleminde özgürlük kavramının açılımı

Çok eskilerden beri, yazılanlar ve söylenegelenlerde gökyüzü ve deniz hep özgürlüğü çağrıştırmış, özgürlüğü düşündürtmüştür bizlere ve bizden öncekilere. Bunu bir şekilde kanıksamışızdır da, neden yeryüzünün, “kara”nın özgürlüğü çağrıştırmadığını pek düşünmemişizdir! Akla gelen ilk düşünceler: insanların gökyüzünden ve denizlerden çok yeryüzünde “kara”da yaşadıkları; gökte ve denizde “sonsuzluk” hissinin var olduğu ve bu sonsuzluk hissinin insan düşünce ve imgesinde “özgürlük” olarak şekillendiği; insanın yaşadığı her yerde sınırlar ya da sınırlamalar olduğu; ötekinin olmadığı yerlerde insanın kendisini daha özgür hissettiği... Bu düşünceleri çoğaltmak olası, ama tüm bu düşünsel yolculukların sonunda hep bir noktaya varılması kaçınılmazdır: insanın yaşadığı yerlerde sınır, sınırların olduğu yerde ise sanki esaret ve özgür olmayan bir yaşam ya da dünya vardır! Gökyüzündeki yaşam, o koşullar altında sınırsız gibidir ve ötekilerden arınmış gibi görünen bir yaşam vardır, en azından dışından öyle görünür!.. Denizler de aynı gökyüzü gibi bir imgeleme götürür insanı: sanki, ufukların ötesinde, ötekilerin bulunmadığı bir yaşam imgelenir ve oralarda sınırların olmadığı bir dünya düşünülür, en azından dışından öyle görünür!.. İnsanlar, içinde yaşadıkları ortamlarda istedikleri bir yaşam biçimine sahip olamadıklarından, hep öteleri: ulaşabileceklerine –pek de- inanamadıkları bir yerleri, sonsuz gibi görünen uçsuz bucaksız denizleri ya da gökleri, oralarda yaşamayı hayal edegelmişlerdir. Çünkü, bir anlamda oralarda özgürlüğü yakalayabilecekler, tadabilecekler, yaşayabileceklerdir! Bu çerçevede düşünüldüğünde, insanın var olduğu her ortam kavgaların, tartışmaların, haksızlıkların, savaşların olduğu yerleri çağrıştırmıştır. Ancak, sanki insanların fazlaca yaşamadığı gibi görünen ya da en az olduğu bilinen denizlerde ve göklerde bu tür karmaşaların da dolayısiyle daha az olacağı düşünülmüş olmalı ki, insanlar oraları sanki “özgürlük ülkesi” gibi görmüşlerdir.

Mahmut Özturan
İzmir

XXXXX

Özgürlüğünden geçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından hatta ödevlerinden geçmektir.
J. J. Rousseau

Kendine yeterliğin en güzel meyvesi Özgürlüktür.
Epikuros

İsteyeni arttıkça özgürlüğün bedeli düşer.
Stanislaw J. Lec

İnsan, yaşamayı ve yaşamamayı aynı şey diye kabul ettiği zaman özgürlüğe kavuşur.
Dostoyevski

İnsanın özgürlüğü, komşusunun özgürlüğünün başladığı yerde biter.
F. William Karrar

XXXXX

Özgürlük, insanca yaşayabilmenin asgari koşuludur.

Özgürlük hakkı sonradan kazanılmaz, doğumla gelir.

Özgürlüğü elde etme savaşımı, en saygın eylemdir.

Bireyin ne denli özgür olduğu,
bireysel haklarını ne denli özgürce kullanabildiği ile anlaşılır.

İnsanlığın, uğrunda kendilerini değil,
gelecek kuşakları bile feda edebileceği tek ve en güçlü değer Özgürlük’tür.

Mahmut Özturan