SANAT YAPITLARINDA ÖNCELLİK KARMAŞASI “ETİK VE ESTETİK”
“Bilge Yaşam” sanatın izdüşümü olarak alınırsa, sanattan
uzak ya da sanatla çelişen bir yaşamın “değer” olarak
kabul edilmesi pek olası değildir. Sanatla özdeşleşen
bilge bir yaşamda, sanatla olan iç-içelik, sanata olan
saygınlık; sanat yapıtlarına yaklaşımda kimi “olmazsa-olmaz”
temel duruşların varlığını kaçınılmaz kılar ve felsefenin
temel disiplinlerinden etik ve estetiğin, sanat yapıtlarındaki
öncellik tartışmasına götürür bireyleri!
Felsefenin
temel disiplinlerinden etik ve estetiğin, bir sanat
yapıtının yaratılmasındaki öncelliği, bireylerin tümel
yaşamı algılama biçimleri ile öznel varlıklarındaki
erdemin boyutlarıyla doğrudan bağıntılı ve orantılıdır.
Eğer birey, yani sanatçı, tümel yaşamı, evrensel temel
değerlere koşut bir çizgide pozitif bir içsel zenginlikle
algılama yetisine sahip ve öznel yaşamında erdeme yakın
bir düzeye erişebilmiş ise, yalnızca yaşamının yaratıcılık
boyutunda değil, fakat tüm yaşamsal ilişkilerinde erdemin
ve bilgeliğin gereği ve yine bu değerlerin kaçınılmaz
zorunluğu olarak etik değerlere öncellik tanımak durumunda
kalacaktır. Estetiğin, sanat yapıtlarının temel ve en
önemli kuramlarından birisi olduğunun inanç ve bilinciyle,
etik-estetik öncelliği tartışmasında, duruşumuzla, insanın
kendisinden yana mı, yoksa sonuçta insanlar için yaratılmış-üretilmiş
bir yapıttan yana mı olacağımızı doğru ve ussal bir
düşünceyle belirlememiz gerekecektir.
Ussal
bir düşünce arayışımızda, estetiğin temelinin neye dayandırılması
gerektiğini inceler ve irdelerken, antik dönem düşünürlerine
dek uzanan estetiğin yorum ve algılama biçimlerini de
görmezlikten gelemeyiz. Bu konulardaki değişik sav ve
düşüncelerin üzerinde objektif olarak duralım biraz
da: “Aristoteles estetiğinde temel, güzeli en yetkin,
en iyi görünümü içinde tasarlanan bir dünyanın yapısal
düzenlemesidir, bu düzenlemede belirlenim, simetri ve
birlik önde gelir. Aristoteles’e göre arzulanmış olan,
başka şey için değil, kendi içindir. Ancak Platinos;
estetik güzelliği, ölçülülük ya da oranlılığa bağlamaz:
güzellik, maddeye giren, ona kendi birliğiini ve içselliğini
veren formdur. Güzel, zeka’nın ruh’ta, ruh’un beden’de
görünmesidir”. (1) Özellikle de bu son deyiş üzerinde
ciddi olarak durulması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca,
şunu da önemle anımsamak gerekir ki: “estetiğin orijinal
tasarısı, somut olanın mantığı veya bilimi içerisinde
duyulur dünyayı düşünülür dünyaya dahil etmek ve bu
suretle tümelin bilgisi ile tikelin bilgisi arasındaki
kayıp bağları yeniden kurmak, kısaca tümellik ile tikellik
arasında bir dolayımda bulunmaktır”. (2)
Bir
sanat yapıtının yaratım sürecindeki sanatçı, estetiği
olabildiğince yakalama ve bunu yapıtlarında görsel bir
şölen olarak izleyicilerine yansıtma-verme çabası içinde
olacaktır. Bu düşünce biçimi ile bu uğurda harcanmış
saygın çabalar, yapıtları bir değer olmaya götüren süreçtir.
Ancak, yapıtlarında estetik bir çizgiyi yakalamaya çalışan
sanatçının, etik değerlerden uzaklaşarak, etik değerleri
çiğnemek bahasına estetiğe öncelik tanımasının ne denli
ussal ve insancıl olduğunu doğru irdelemek gerekir!
Tümüyle
sanatın kendisinin ya da her bir sanat yapıtının temel
varlık işlevinin insana rağmen değil, insan için olduğu
tartışılmaz bie gerçektir. Eğer insan yoksa, sanat ya
da yapıtlar kim için ve ne anlam ifade edecektir? Evet,
estetik değerlerden uzak bir yapıtı nasıl “sanat” olarak
göremiyorsak, aynı şekilde insana rağmen – temel etik
değerler karşısına alınarak – yaratılmış bir yapıtı
“saygın ve değerli bir sanat yapıtı” olarak görmemiz
de olası değildir. Sanatçı olmak zordur; zorluklarla
savaşılarak sanat yapıtları yaratılabilir ancak! İnsanlığın
ya da yaşamın güzelliklerini ve çirkinliklerini, eğitmek
– dikkatini çekmek – belgelemek istediği konuları, bireye
saygı sınırlarını özenle önemseyerek yapıtlarına yansıtabilmek,
yapıtlarıyla anlatabilmek durumundadır sanatçı! Zorlanmadan
ulaşılan, elde edilen şeylerin önem, değer ve saygınlık
boyutları her zaman tartışılır olmuşlardır.
Estetik
öncelliğin, etik değerleri gözardı edecek güçte olması
ve bir sanat yapıtının – insanın değerine rağmen – yaratılmaya
çalışılması, tümel yaşam ve insanlığın evrensel boyutu
açısından tümüyle etik dışıdır. Bir sanat yapıtının
değer olabilmesi ya da değer olabilecek bir yapıtın
yaratılması hiç de kolay değildir ve hiçbir zaman basite
de alınamaz, alınmamalıdır. Böylesi bir değer’den bile
öte, tümel yaşamın hiç bir nesnel boyutu, insanın kendisinden
daha önemli ve değerli olamayacağı içindir ki etik değerlere
saygı, insanlığın varlığına saygınlıktır ve bir sanat
yapıtının ortaya konulabilmesi için – ki bu sanat yapıtının
bir “değer” olacağı bile şüpheliyken – insanın kendisinin
ikinci plana (yine bir insan! tarafından) bilinçli olarak
itilmesi, evrensel temel değerlere tümüyle karşıt bir
uygulamadır.
Öncellik
karmaşasını karşıt bir düşünceyle irdeleyelim. Sanatçının,
genelde, yaşamın kendiisini ve hatta tüm değerlerini
eleştirel bir yaklaşımla ele aldığını ve içsel bir başkaldırının
tüm çalışmalarına yansıdığı ve hatta kimi zaman temel
bile olduğu görülebilmektedir. Bu türden eleştirel açılımlarda,
insanlığın sahip olduğu tüm temel evrensel değerler
tartışma konusu yapılabilmekte ve acımasız eleştiriler
getirilebilmektedir. Nietzche’nin düşünce sisteminin
kökenini bu eleştirel yaklaşımın oluşturduğunu anımsamak
da yerinde olacaktır. Bu yaklaşım, bir bakıma sanatçının
sorgulayıcı ve hesap sorucu kimliğinin gereklerinden
birisidir. Evrensel kabul görmüş değerlerin bile sorgulanabilirliği,
bir sanatçı ya da bir filozof için pekala olasıdır.
Ancak, insana saygının temel koşul alınması gereken
tümel yaşam gerçekliği görmezlikten de gelinemez. Evet,
sanatçı her kabulü sorgulayabilmeli, her değeri yeniden
irdeleyebilmelidir fakat, tüm bu arayışlarına düşünsel
bir zenginlik kazandırabilmek de zorundadır. Düşünsel
zenginlik, sanatçının, düşünceleriyle gidebildiği derinliklerin,
sorgulamalarına kazandırdığı ussal objektivizmin boyutudur.
Bu düşünsel zenginlikle sanatçı, us dışı arayışlara
yönelmenin yanlışlarından uzak, irdeleme ve sorgulamalarını
insana saygının temel alındığı etik bir çerçeve içinde
sürdürebilmelidir. Sanatçının sorgulayıcı kimliği, insana
ve onun varlığının etik değerlerine saygılı bir şekilde
eylemselliğini göstermelidir.
Eylemlerimizin,
salt bireysel açılım ve dayanaklarla yorumlanabilirliği
ussal değildir. Bireysel olan her açılım, yanılgı paylıdır.
Genel etiğe uymayan bireysel açılımların da bireyin
kendisi tarafından bir açıklaması muhakkak vardır ama
bunun ne denli gerçeklere dayandırıldığı tartışmaya
açıktır. Bir eylemin kayıtsız şartsız “iyi” bir eylem
olabilmesi için, hem yalnız özgürlükten doğan hem de
(eylemde bulunanın ve bu eylemden etkilenenin ulaşacağı)
özgürlüğü amaçlayan bir eylem olması şarttır(3). İyi
bir gerekçe ya da ahlaki kaygı olarak kullanılan (nesnel)olgu,
genel olarak bağlayıcı bir normu değil de sadece bir
faydayı dile getiriyor ise burada durum değişir. Bu,
bireyin bir başkasına (ya da bir konuya) karşı niçin
belli bir biçimde (olumlu ya da olumsuz) davrandığı
sorusunu da akıllara getirecektir(3).
İnsanı
insan olduğu için sevme ve saygı duyabilme erdemine
ulaşan bir sanatçının, yapıtlarında estetiği yakalama
ve sergileme uğruna, insanın öznel varlığının etik değerlerini
basite alabileceğini ve bu değerlere, dolayısiyle insanın
kendisine, gerçekliğine saygısızlık yapabileceğini düşünmek,
sanat ve insanlık adına kabul edilemez bir olgudur.
Mahmut Özturan
Nisan, 2004
Kaynaklar:
1 – Sanat ve
Estetik Kuramları (Nejat Bozkurt)
2 – Estetik’in Kısa Tarihi (Hakkı Hünler)
3 – Etiğe Giriş ( Annemarie Pieper)
|